|
KUANTUM FİZİĞİ
Lord Kelvin, XIX.yy.'in sonuna
doğru fiziğin hemen hemen tamamlandığı görüşündedir. O'na göre
yalnızca ısı ve ışık kuramı üzerine bazı bilinmeyenler vardı.
Fakat H. Hertz'in 1887'de keşfettiği "fotoelektrik etki ve ısı
kuramı" ile, gerçekleştirilen deneyler arasında garip
uyumsuzluklar baş gösteriyordu. İşin ilginç yanı, bilim
adamlarının; pek önemsemediği bir konunun, tüm detaylarının
önceden açıklandığı bir kuramın başlarına çorap örmeye
başlamasıydı.
Alman Ağırlıklar ve Ölçüler
Enstitüsü, yeni elektrik lambaları için bir ölçek ararken,
fizikçi W. Wien'den bir "kara cisim'in sıcaklığıyla, onun
yaydığı ışınlar arasındaki bağıntıyı belirlemesini istedi.
Bilindiği üzere ısıtılan cisimler ısırdı. Sözgelimi bir bakır
parçası morötesi ışınları yaymadan önce İlkin kızaracak, sonra
akkor hale gelecektir. Bu aşamada cismin yaydığı maksirnurn
ışınlar mora kayacaktır.
1900'da Berlin Üniversitesi
profesörlerinden M. Planck bu problemi kuram yoluyla çözmeye
çalışırken olanlar oldu. Planck'a göre kara cisim füzerine gelen
bütün ışık, elektromagnetik dalgaları yutarak büyük enerjilere
sahip olabilen cisim) ışıması-soğurması denen bu problem, gözlem
ve deneylerle ancak şu şartta uyuşuyordu: Kara cisme ulaşan ya
da ondan yayılan ışınların sürekli değil; aralıklı, kesik kesik
enerji paketleri şeklinde olması gerekir.
Bu ifade açıkçası, klasik
fizikte hep sürekli bir büyüklük olarak algılanan ve böylece
işlemlere sokulan enerjinin aslında parçalı da olabileceğini
söylüyordu. Bundan dolayı yeni bulguya "miktar parça" anlamında
"kuantum1' denildi.
Doğrusunu söylemek gerekirse,
bunu kabul etmek için klasik bilim anlayışını bir tarafa
bırakmak gerekliydi.' Bu nedenle, Planck bu varsayımı gönülsüz
olarak ortaya koydu ve hesap hatasının söz konusu olabileceğini
vurguladı.
Teorinin tarihsel gelişimi
Planck'ın bulgusundan 5 yıl sonra A.Einstein fotoelektrik etki
olarak bilinen fizik olayını açıkladı ve Nobel ödülünü almaya da
hak kazandı. Einstein'e göre ışıklı parçacıklar, frekanslarıyla
orantılı olarak enerji taşır ve bu enerji metallerin
elektronlarına aktarılabilirdi. Böylece vakum ortamda, ışık
yoluyla metalden kolayca elektron sökülebilir, elektrik akımı
iletilebilirdi. Işığın C.Huygens'den beri bilinen dalga yapısı
bu olayı açıklayamazdı. Çünkü çok kısa bir sürede, ışığın
frekansının büyüklüğüne bağlı olarak metalden elektron sökülmesi
ancak ışığın tanecik şeklinde düşünülmesiyle mümkündü. Planck
haklı çıkmıştı, kesikli büyüklükler (kuantlar) görüşü anlam
kazanıyor, bilim adamları mikroskobik olayları düşünürken bu
çözüm ihtimalini de göz önünde tutuyorlardı.
1906'da, E.Rutherford atomun
yapısının araştırılması amacıyla yaptığı deneylerde, atomun
Güneş Sistemi benzeri bir yapıda olduğunu ve merkezde (+) artı
yüklü bir çekirdekle bu çekirdeği çevreleyen (-) eksi yüklü
elektronlardan oluştuğunu ortaya koydu. Fakat bu şekilde
açıklanmış bir atomda elektronların hareketi, klasik hareket
denklemleriyle incelendiğinde ortaya çelişki çıkıyordu. Çünkü,
bu durumda çekirdeğin çevresinde dolanan bir elektron, eninde
sonunda çekirdeğe düşmeliydi. Bu doğruysa ne dünyanın ne de
evrenin varolmaması gerekiyordu. Ortada, atom kalmıyordu. Bu
sorunun üstesinden Danimarkalı genç bilim adamı N.Bohr geldi.Bohr
elektronlar için atom çekirdeği etrafında belirli çembersel
yörüngeler öngörüyordu. Bundan hareketle, açısal momentumun
kuantalı, büyüklük olduğunu belirtiyor; Planck sabitinin (h),
2n'ye bölümünün tam katları şeklinde yörüngeler düşünüyordu.
Kararlı yörüngedeki elektron bu yörüngeyi ancak enerji vererek
ya da enerji alarak terkedebirdi. Bu geçişlerde enerjisi "hf"
ile verilen fotonlar ısınıyor ya da soğuruluyordu. Bu ifade de
fotoelektrik olaydaki gibi kuantalı enerjiyi Ön görüyordu, (h:
panck sabiti; f: ışığın frekansı) Okullarımızda, geçerli atom
teorisi olarak işlenen, Bohr'un bu bulgusu da kuantumluluk
tezini destekliyordu.
Bohr'un atom teorisinin
sonraları hidrojen ve hidrojen benzeri (son yörüngesinde bir
elektron taşıyan) sistemler için geçerli olduğu gözlendi.
Fizikçiler artık atomik düzeydeki yapılan açıklayabilmek için
tek çıkar yol olarak kuantum teorisini kullanmaya devam ettiler.
Dolayısıyla teorinin ana çatısı atomik yapıların gün ışığına
çıkmasıyla oluşuyordu.
Atom teorisiyle alakalı bu
gelişmeler sürerken 1922'de Amerikalı fizikçi H.Comptom, X
ışınları üzerine yaptığı incelemelerde; "hf" enerjili olarak
düşünülen fotonların serbest elektronlara çarptırılmasıyla bu
ışınların "hf/c momentumlu olarak elektronlarla etkileştiğini
gözlemledi. Bununla da kalmayarak, çarpışmadan sonra açığa çıkan
ışının frekansının daha küçük olduğunu tesbit etti. Bu deney
şunu kesin bir şekilde belirtiyordu ki mikroskobik sistemlerde
kesikli paketçik yapıda çizgisel momentum öngörülebiliyordu. Bu
da kuantumluluk hipotezine bir doğrulama getirmiş, teorinin
tanımı genişlemiştir.
Almanya'da Göttingen
Üniversitesi'nde araştırmacı olan W. Heissenberg, hocası M.Born
ve arkadaşı P. Jordan ile birlikte çok elektronlu atomların
açıklanması bağlamında "matris mekaniği" teorisini ortaya attı.
Yine, 1923'de Paris Üniversitesi'ne verdiği doktora teziyle L.
de Broglie, Heissenberg'in fikirlerini de destekleyerek yeni bir
atom anlayışı gündeme getirdi: Elektronlar bir tanecik olarak
değil fakat dalga olarak yorumlanmalıydı. Böylece, çekirdeğin
çevresinde dolanan her tam dalga ancak belli bir yörüngeye
rastgeliyor ve neden elektronların belirli yörüngelerde
dolandığı bütünüyle açığa çıkıyordu. Bohr'un farkında olmadan,
sezgisiyle teorisinde söz ettiği belirli yörüngeler çıkarımı
böylece doğrulanmış oluyordu. Bu durumda enerjinin kuantumlu
olmasına ek olarak çizgisel momentum gibi açısal momentumun da
kuantumlu bir büyüklük olabileceği resmen ispatlanıyordu.
1926'da E.Schrödinger, de
Broglie tarafından yorumlanan dalga teorisini tanımlayan dalga
denklemini makaleler halinde açıkladı. Fizikte, bir kuramın
anlaşılabilirliği, gözlenebilirliği ve uygulanabilirliği çok
önemlidir. Bu nitelikleri taşıyan dalga denklemi ve dalga görüşü
fizikçiler arasında çok çabuk kabul gördü. Fakat bir yandan da
nasıl olup bu dalgaların tanecik gibi, Geiger sayacında
tıklamalar oluşturduğu bir sorundu. Bohr, bu problemi
elektronların dalga şeklinde nitelendirilmesinin ancak soyut
olarak geçerli olabileceği fikrini ortaya atarak, çalışmalarda
gerektiğinde dalga Özelliğinin gerektiğinde de tanecik
özelliğinin kullanılması gerektiğinin altını çizerek çözümledi.
Kuantum teorisinin felsefesi
Ünlü kuramcı Bohr, "Kuantum teorisiyle şok olmayan kimse, onu
anlamamıştır" der. Gerçekten de matematiksel olarak açık bir
şekilde ifade edilmesine karşın bu teorinin felsefi alanda
yorumlanması ve oluşturduğu problemlerin çözümlenmesi bir hayli
zor görülüyor.
Kuantum teorisi bilime ve doğaya
farklı bir bakış açısı getirmiştir. Şimdi, bu yenilikleri
görebilmek için klasik ve kuantumlu anlayışın belli başlı
özelliklerini ortaya koyalım. Öncelikle klasik fiziğin felsefi
dayanaklarına bakarsak:
1) Klasik fizikte, bir cismin
hızı, ivmesi, enerji ifadeleri gibi tüm nicelikler cismin
konumunun zamana göre diferansiyelleri ile ifade edilir.
2) Yukarıda sözü edilen
momentum. enerji gibi fiziksel büyüklüklerin bütün olarak ele
alındığı görülür.
3) İrdelenen olaylar belli bir
kesinlik, belirlilik taşır ve istenilen doğrulukta ve aynı anda
bütün fiziksel büyüklükler ölçülebilir.
4) Evrenin geçmişinde oluşan
olaylar incelenerek, geleceğe ilişkin bir yordama yapılabilir.
Sözgelimi, Jüpiter Gezegeni şu zamanda, yörüngesinin şurasında
ve bize bu kadar uzaklıkta olacaktır, denilebilir. Gözlem ve
deneylerde küçük hatalar çıkabilme olasılığına karşın
tahminlerimiz büyük ölçüde doğrulanır.
5) Klasik fizik ile incelenen
her sistem ya da olay birbirinden bağımsız olarak düşünülür; bu
sistemi oluşturan ve birbiri İle iletişim olanağı bulunmayan
varlıklar bütünüyle
ayrı olarak ele alınır.
6) Klasik olarak incelenen olay,
gözlemci ve kullanılan deney aleti ile değişiklik göstermez.
Kuantum görüşünün kabul edilen
temel olguları ise:
a) Olayların incelenmesinde
kompleks yapıda ve bir olasılık denklemi olan Schrödinger dalga
denklemi kullanılır. Bu denklemden vj/ dalga fonksiyonu bulunup
işlemlerde konarak, konum, momentum ve diğer nicelikler elde
edilir.
b) Fiziksel nicelikler kesikli
parçalı yapıda ele alınır.
c) Kuantum teorisi fiziğe kuşku
götürmez bir biçimde belirsizlik (indeterminizm) olgusunu
sokmuştur.
d) Parçacıklar söz konusu
olduğunda her büyüklük olasılıklarla belirlenir ve gelecekle
ilgili tahminler olasılıklara dayanarak yapılabilir. Örneğin
ışığın yapı taşı olan fotonların, uzayda bir yerde bulunması
ancak olasılıklarla belirlenir.
e) Birbiriyle hiç iletişim
olanağı bulunmayan iki varlık arasında "bağlılaşım-correlation"
görülebilir. Örneğin aynı kaynaktan çıkan fotonların karşıt doğrultularda
göstermiş olduğu davranışları, birbiri ile uyuşum halindedir.
f) Kuantumda; gözlemci, gözlenen
ve gözlem aleti birbiriyle bir bütünlük oluşturur. Bunlar
birbirlerinden ayrı düşünülemez.
Görüldüğü gibi klasik fizik ile
kuantumcu düşünce birbirinden bir çok noktada farklılık
gösterir. Bu farklılıklar ayrıntılı olarak göz önüne alındığında
şu yorumlar yapılabilir:
Kuantum teorisinin önemli buluşlarından
birisi belirsizlik bağıntısıdır.
1927'de Heissenberg tarafından
ortaya konulan bu bağıntıya göre mikro boyutta tanımlı bir
parçacığın, eş zamanlı olarak konum ve momentumunun tesbit
edilmesi en az Planck sabit (h) kadar bir hata içerir. Aynı olgu
eşzamanlı olarak, parçacığın enerjisi ile bu enerjiyi taşıdığı
zaman için de söz konusudur. Örneğin bir elektronun bulunduğu
uzayda konumunun tesbiti İçin, elektronun üstüne büyük frekansta
ışık göndermeliyiz. Aksi halde elektronu gözlemleyenleyiz. Bu
durumda yüksek frekanslı ışık elektronun konumunu belirler.
Ancak elektrona bir hız verir. Dolayısıyla konumun
belirlenmesiyle beraber parçacığın hızını ve momentumunu
yitirmiş oluruz . Tersi olarak; elektronun momentumunu
belirlemek İçin küçük frekanslı ışık kullanırız, bu durumda da
konum belirlenemez.
İkinci önemli bulgu da "dalga/parçacık
dualite'dir. Huygens'ten beri ışığın kırınım ve girişim yaptığı
biliniyordu.Örneğin ışık Young deneyi düzeneğinden
geçirilirse karşıdaki
ekranda aydınlık-karanlık noktalar oluşur. Yani girişim yapar.
Yine yarım bardak suya sokulan bir kalemin kırık olarak
algılandığı görülür. Bu gibi olayların hepsi ancak dalga
modeliyle açıklanabilir. Einstein'ın fotoelektrik olayını
açıklamasından sonra ışığın parçacıktı yapıda olması gerektiği
bulundu. Yine ışığın cisimler üzerine uyguladığı anlık basınçlar
ve Geiger sayacında göstermiş olduğu etkiler bunu destekler.
Sonunda Bohr, "Işığın dalgacık mı tanecik mi olduğunu
belirlenmesi ancak gözlemcinin sorduğu soruya göre
cevaplanabilir" diyerek gözlemcinin de vazgeçilmez biçimde
teoride yerini alması gerektiğini belirtir.
Amerikalı J.Davisson ve L.Germer
adlı bilim adamları elektronların da hızlı olarak bir kristal
katıya çarptırıldıklarında dalga özelliği gösterebileceğini
buldular. Böylece düalite yalnızca ışık (elektromagnetik dalga)
İçin geçerli değil aynı zamanda maddesel parçacıklar için de
geçerliydi. Bu da Broglie'ın öne sürdüğü elektronlar için dalga
yapısının deneysel bir ispatıydı, aynı zamanda Kuantum
teorisindeki düaliteyi, 1915'te, X ışınlarıyla yaptığı
çalışmalarından dolayı Nobel ödülü alan VV.Bragg şöyle
belirtiyordu. "Pazartesi, çarşamba ve cuma günleri parçacık
kuramını; Salı, Perşembe ve Cumartesi günleri dalga kuramını
öğretiyorum."
Diğer önemli yenilik ise
olasılık kavramıdır. Bir parçacığın bir uzay bölgesinde
bulunması ancak olasılıklarla bellidir. Parçacığın konumu için
kesin koordinatlar verilemez. Born bu düşünceden hareketle
Schrödinger'in ortaya attığı dalga fonksiyonunu yorumlamış ve y
ile gösterilen bu kompleks fonksiyon için, uzayda bir noktada
beili bir anda hesaplanan dalganın genliğinin karesinin,
parçacığın o noktada o anda bulunması olasılığını verdiğini
belirtmiştir.
Belirsizlik ilkesi , dualite,
olasılık tanımı ve gözlemci-gözlenen bütünlüğü kuantum
mekaniğine, Kopenhag yorumu olarak girmiştir ve tartışmalara
rağmen halihazırda kuantum teorisinin en etkin yorumu olarak
karşımıza çıkar. Kuantum felsefesinin ..sorunlarına bakıldığında
önemli tartışmaların temelde, Young deneyinin yorumlanmasından
kaynaklandığı görülür. Bilim adamları, fotonların iki ayrı
delikten geçişinin mantıksal olarak nasıl algılanması gerektiği
üzerinde durarak; fotonlarla gözlemci arasındaki ilişkiyi
aramaktadırlar.
Bohr ve Kopenhag ekolü
savunucuları fotonların, iki ayrı delikten geçmelerini iki ayrı
dünyada hareketleri olarak düşünüyor. Onlara göre girişim bu
birbirinden tamamen iki ayrı iki dünyadan her-birinin birlikte
hazırlanarak birbirinin üstüne çakış-masıyla ve birbirlerini
bütünleştirme siyle oluşur. Dolayısıyla sonuçta her iki dünyanın
hakiki bir melezi oluşur. Başta Einstein olmak üzere pek çok
fizikçiye bu melez-bütünleyici dünya yorumu pek sıcak gelmedi.
1935'te "Schrödinger kedisi" yorumu ortaya atıldı. Bu görüşe
göre her an zehirlenmesi tehlikesi olan bir kedi kapalı bir
kutudadır. Gözlemciye göre bu kedi her an ölü ya da diri bir
halde bulunmalı, iki ayrı olasılık eşit olarak göz önünde
tutulmalıdır. Bu aynı zamanda Young deneyinin iki ayrı delikle
oluşturulan farklı dünyalarına benzer. Farklı nokta ise; kedinin
ölü ya da diri olduğunu kesin belirleyene kadar kedinin iki
durumunun da yan yana bulunduğunun öne sürülmesidir. Yani kedi,
yarı canlı-yarı ölüdür, aynı zamanda.
Başka bir yorum da Everett'ten
1957'de gelir. Ona göre, birçok gözlenemez paralel evren
mevcuttu. Bunlara Everett, "alternatif kuantum dünyaları"
diyordu. Bütün olaylar bu dünyaların birinde, olasılıkların
hepsi gerçekleşecek biçimde olmaktadır. Sonuçta bütün
olasılıklar evrende varoluyordu. Zaman ilerledikçe daha pek çok
yorum ortaya atıldı. Bunların içinde Wigner Gellmann, Bohm,
Penrose gibi fizikçilerin yorumlarını saymak mümkün.
Kuantum ve bilim Kuantum
teorisinin ortaya koyduğu yeniliklere göre klasik fizikten
farklı olarak doğanın bir bütünlük içinde ele alınması gerektiği
belirtilir. Özellikİe gözlemcinin ve gözlenenin birbirini
bütünleyici unsurlar olarak nitelendirilmesi fotonların,
elektronların ve diğer parçacıkların birbirine bağımlı hareket
etmeleri bu bütünlüğü ortaya koymaktadır.
Kuantum teorisinin doğuşundan
günümüze gelene kadar ki sürecine bakıldığında bu teorinin,
fiziğin uygulamalı bir dalı olduğunu gözden kaçırmamalıyız.
Sayısız deneyler yardımıyla kuantum teorisinin genel esasları
ortaya konabilmiştir. Diğer yandan Young deneyi problemi gibi
gözlemci, gözlenen, zaman kavramları üzerinde net bir felsefi
çözüme gidilememiştir. Felsefi çatıdaki eksikliklere rağmen,
kuantum teorisinin varlığıyla laser, elektron mikroskobu,
transistor gibi çok kullanışlı ve insanlığın bilimsel teknolojik
ilerlemesine ışık tutabilecek araçlar elde edilebilmiştir. Yine
atom ve çekirdek yapısı, elektriğin nakli, katıların mekanik ve
ısıma özellikleri gibi fenomenler çırpıda açıklanmıştır.
Öyle görülüyor ki bilim
adamlarının tüm evreni tanımlayan bir teoriye varması başka bir
deyişle fiziğin tamamlanması daha çok uzun zaman alacak gibi ama
kuantum teorisinin bu yolda daha pek çok işi halledeceği açıkça
ortada.
Erol KURT Gazi Uni. Fen Fak
Fizik Böl. Arş. Gör.
ANKARA-1997 Kaynakça
1) Kuantum Fiziği-Prof.
Necati Yalçın
2} Tann ve Yeni Fizik-Paul
Davies/Çev. Murat Temelli
3) X ışınlarından Kuarklara-Emilio
Segre/Çev. Doç. Dr. Çağlar Tuncay
Bu yazı Popüler Bilim
Dergisi'nin Kasım 1997 sayısında yayınlanmıştır.
KARADELİKLERİN
GİZEMİ
Gökyüzü binlerce yıldır tutkunu
olduğu muz ve anlayabilmek uğrunu büyük gayretler sarfettiğimiz
meraklarımızın basında gelir, insanoğlu, başının üstündeki o
sonsuz ve bir o kadar da gizemli uzayı tanıyabilmek için elinden
gelen tüm imkanları seferber etmiş, geliştirdiği dürbünlerle,
teleskoplarla, uydularla uzayın derinliklerinde ne olup
bittiğinden haberdar olmaya çalışmıştır. Araştırmaları
süresince, evrendeki konumunun ne olduğu konusunda bir karara
varabilmiş, bunun yanında gittikçe artan yeni sorunlarla karşı
karsıya kalmıştır.
Bugün, artık devasa bir evrende
herhangi birinden pek farklı olmayan bir galakside ve küçük
sayılabilecek bir yıldızın çevresinde hayatımızı devam ettirmeye
çalıştığımızı biliyoruz. Yine sunun da farkındayız ki, en
gelişmiş aletlerimizle ancak uzayın çok küçük bir bölümünü
izleyebiliyoruz. Fakat buna rağmen, evrende bulunan maddenin
yoğunluğu, kainatın ve dünyamızın yaşı, big-bang'le evrenin
nasıl oluştuğu gibi birçok kozmolojik sorunu açıklayabilecek
derecede fikir sahibiyiz.
Evrendeki olayları, zaman zaman
gözlemlerimizden hareketle bazen de ortaya attığımız kuramlarla
açıklamaya çalışırız. Bu durumda, evrende olup olmadığını
bilmediğimiz bir takım sonuçlara da varabiliriz. İşte
karadelikler de varlığı konusunda hiçbir şey bilinmeden, bütün
matematiksel açıklamaları ve teorileri elde edilmiş nadir
konulardan biridir.
İlk defa 1969'da Amerikalı J. Wheeler
tarafından adlandırılan karadelikler sonsuz yoğunlukta madde
taşıyabilen gök cisimleridir. Güneş'ten yüzlerce
kere daha büyük olan yıldızlar,
yaşamlarının sonunda o kadar küçülürler ki bir nokta kadar
boyutsuz, hacimsiz bir yapıya bürünebilirler. Öyle ki, bu
yapıdan bir çay kaşığı kadar almaya kalksanız: tonlarca maddeyi
taşımanız gerekir. Bu yoğun ve kavranılması güç oluşumlar,
karadeliklere çok yoğun ve etkili bir çekim alanı kazandırır.
Nitekim, A.Einstein'ın özel relativite teorisinde belirttiği
"evrendeki en yüksek hıza sahip ışık" bile karadeliklerin
yeterince yakınına geldiğinde bu güçlü kütle çekimine yenilerek,
karadelikler tarafından yutulur. VVheeler, hiç şüphe yok ki,
üzerine gelen ışığı yutabildi-ğinden dolayı karadeliklere bu
ismi vermişti.
Karadeliklerin gözlemlenmesi
Karadelikler, üzerlerine gelen her maddeyi ve ışığı kolayca
emebildiklerinden dolayı hiçbir zaman doğrudan gözlenemezler.
Çünkü, bir cismi görebilmemiz İçin, ancak ondan bize ışık
ışınlarının gelmesi gerekir. Bir karadelik ise, uzaydaki gaz ve
tozları toplarken çevresindeki uzayda bir takım değişiklikler
yapar. İste. onları bu etkilerinden yararlanarak, dolaylı yoldan
gözleyebiliriz.
Karadeliklerin gözlemlenebilirle
yöntemlerinden biri, çevresinde yarattığı çok güçlü çekimsel
alandan geçen ışığın, sapmasının Ölçülmesidir. Kuvvetli çekim
alanlarından gecen ışık ısınları, bildiğimiz doğrusal yolundan
sapar. Bu ilke. gerçekte yıldız, gezegen, nebula gibi uzayda
bulunan büyük kütlelerin, bulundukları yerlerde kütlelerinin
büyüklüğüne göre. göremediğimiz ancak teorik ve deneysel olarak
bilinen eğrilikler, çukurluklar oluşturmasından ileri gelir,
Sözgelimi. Güneş'in çevresinde bu eğrilik çok az olduğundan,
ışık 1.64 sn'lik bir acı farkıyla eğilir. Ama bunu karadelikler
için düşündüğümüzde, saptırıcı etkinin çok daha büyük olduğunu
görürüz. Bir karadeliğin arkasında bulunan bir yıldızdan çıkan
ışının bize ulaşabilmesi için O en az iki yolu vardır. İşık
ısınlarının her biri. karadeliğin bir yai nından gelmek üzere
ayrılarak bize ulaşırlar. Dolayısıyla biz. bir yıldızı ikiymiş
gibi görürüz. Bu olaya "çekimsel mercek" etkisi denir.
Karadeliklerin araştırılmasında
en verimli yöntem, uzaydaki gaz ve toz zerrelerinin karadelik
tarafından emiliminin saptanmasıdır. Bir karadeliğin çekimine
kapılan gazlar, çok kuvvetli x -ışını ışıması yapar. Bu ışının
çok uzaktan algılanabilmesi İçin de. karadeliklerin ancak
yıldızlararası gaz ve tozların bol olduğu bölgelerde aranması
gerekir. Böylece, bir karadeliğin gözlenebilmesi için en ideal
konumun, yıldızların hemen yanı olduğu anlaşılır.
1970'de Amerika'nın uzaya
gönderdiği bir x-ısını uydusu olan "Uhuru" uzaydan ilginç bir
takım veriler elde etti. Daha bir yılını doldurmamıştı ki Uhuru,
Kuğu takımyıldızının en parlak yıldızı olan Cygnus x-l'de çok
yoğun x-ışını yayılımı buldu. Cygnus x -l saniyede bin kereden
fazla titreşiyordu. Bu da sözü edilen ışık kaynağının
boyutlarının, beklenenden çok daha küçük olduğunu gösteriyordu.
Dikkatle yapılan gözlemlerin sonunda: bu yıldızın HD226868
tarafından beslenen bir karadelikti. Teorilerin, yıllar önce
öngördüğü sonuçlar, gerçekleşmişti.
İzleyen yıllarda, uzaya bir çok x-ışını uydusu gönderildi. Bu
uydular da 339 ayrı x-ısını kaynağı hakkında bilgi toplayan
Uhuru'nün izinden giderek, bize evrenin x-ısmı haritasını
çıkardılar. Bu haritada özellikle Circu-nus x-l. GK339-4 ve V861
Scorpii karadelik olarak kabul edilen ilk gök cisimleridir.
Eğri uzay zamanın anlamı
Einstein 1905 ve 1915 yıllarında ortaya attığı özel ve genel
görelilik kuramlarıyla doğaya, maddeye, uzaya ve zamana farklı
bir bakış açısı getirdi. Onun bu buluşlarıyla; belki de fizik,
felsefe dalında en Önemli sınavını veriyordu. Birbiriyle
İlintili olan bu kuramlara göre; hareket eden saatler
yavaşlayabiliyor, cetvellerin boyları kısalıyor cisimlerin
kütleleri, hızları dolayısıyla artabiliyordu. Einstein'ın yeni
denklemleri Newton'un koyduğu klasik anlayışa, ancak ışık
hızından çok küçük hızlarda uygunluk göstermekteydi.
Einstein. hep saatlere,
cetvellere ve gözlemcilere bağlı olmayan evrensel bir çekim
kuramı hayal ederdi ve Tanrı'nın, kendine bir keçi inadı ile İyi
koku alan bir burun verdiğini söylerdi. Gerçek şu ki; O'nun bu
özellikleri amacına ulaştırmıştı.
Genel görelilik kuramı, kütle
çekiminin nasıl islediğini anlatır. Ama bunu yaparken; hiçbir
zaman çekimi bir kuvvet olarak düşünmez. Bunun yerine,
cisimlerin çevresindeki çekim alanlarının, uzay ve zamanın
bükülmesi sonucu oluştuğunu söyler. Cisimler, içerdikleri
kütlelerine oranla uzayda çukurluklar oluşturur. Ve zamanın
akışını yavaşlatır. Ancak uzayın derinliklerinde, tüm çekim
kaynaklarından uzakta, uzay ve zaman tam anlamıyla düzdür. Çekim
alanının gücü arttıkça uzay-zaman eğriliği de artış gösterir.
Bütün bunlardan çıkan sonuç şudur: Madde uzay-zamanın nasıl
eğileceğini, uzay-zaman da maddenin nasıl
davranacağını belirler.
Uzay-zaman düşüncesine somut bir
örnek olarak sunu verebiliriz: Ilık bir yaz gecesi uzaya
baktığınızı düşünün. Binlerce yıldız, gözlerinizin önüne
serilmiştir. Bize en yakın yıldızlardan olan Sirius'a
gözlerimizi kaydırdığımızı haya! edelim. Sirius. güneş sistemine
yaklaşık 8,5 ışık yılı uzaklıktadır. Bu ise; o yıldızdan çıkan
bir ışık ışınının gözümüze ancak 8,5 yıl sonra ulaşabildiğini
bize anlatır. Yani yıldıza bakmakla onun 8,5 yıl önceki halini
görmekteyiz. Ya 250 milyon ışık yılı uzaklıktaki bir galaksiyi
gözlemlediğimizi düşünsek? Tahmin edersiniz ki; galaksinin
yeryüzünde dinazorların hüküm sürdüğü devirlerdeki görüntüsünü
algılarız.
Sonuç olarak, yıldızlara
bakmakla uzayın zamandan ayrı düşünülemeyeceğini kavrarız.
Çünkü, gökyüzünü incelerken, aslında evrenin geçmişine
bakmaktayız. İşte. birbirinden ayrı olarak düşünmediğimiz bu
dört boyutlu anlayışa (en. boy. yükseklik, zaman) uzay-zaman
denir. Nasıl, bir cetvel uzunluğu ölçüyorsa . kolumuzdaki saat
de zaman yönünde uzaklığı ölçer.
Einstein. kuramın matematiksel
ispatı yanında bir de deney önerdi. O'na göre Güneş de ışığı
belli bir oranda saptamalıydı. 1919'da bir Güneş tutulması
esnasında, uzaydaki konumu önceden bilinen bir yıldız üzerinde
gözlem yapıldı. Gerçekten de. yıldızın ışığı Güneş'in yanından
geçerken: uzay-zaman eğriliği
nedeniyle önceki konumundan daha açıkta görülüyordu. Gözlem
sonunda elde edilen sayılar da teorik hesaplarla bulunana
yakındı.
60 yıl boyunca tekrarlanan diğer
deneyler de Einstein'i haklı çıkardı. Günümüzde de çok hassas
aletler yardımıyla, uzayda yapılacak bir deney düşünülüyor.
Dünyanın dönme ekseninin bulunduğu düzlem üzerine, yaklaşık 640
km yüksekliğe yerleştirilecek GP-B kütle çekim aracı en hassas
uzay-zaman gözlemini yapacak.
Görelilik kuramı, uzayın
eğriliğine bağlı olarak zamanın da akışının yavaşlayacağını
belirtir. Uzayda, eğim ne kadar fazlaysa o bölgede aynı oranda.
zaman yavaş işler. Eğimin en fazla olduğu yerler de gök
cisimlerinin merkezleridir. Merkezden uzaklık arttıkça zamanın
büzülmesi de azalır. Çok katlı bir binanın zemin katı ile en üst
katı arasındaki zaman farkı ilk defa 1960'da ölçülebildi.
Günümüzde isg, en hassas saatler olan atom saatleriyle yapılan
çeşitli deneyler de bu ilkeyi destekledi.
Karadeliklerin yapısı ve
çeşitleri Yıldızların sonları, içerdikleri kütlelerine göre
tespit edilir. Kütlesi Güneş kütlesinin yaklaşık 1,5 katından
aşağı olan yıldızlar, yapılarında bulunan hidrojeni önce helyuma
sonra da helyumun tamamını karbon ve oksijene çevirerek
yakarlar. Artık yıldızın tüm enerjisi bitmiş ve yıldız beyaz
cüce haline gelmiştir. Beyaz cüceler oluşurken, atomlar öyle
büyük kuvvetlerle sıkışır ki, çekirdeğin etrafında dolanan
elektronlar, çekirdeklerinden ayrılırlar. Yıldız dünyamızın
boyutlarına değin küçüldüğünde, elektronlar uygulanan yüksek
basınca karşı koyar ve yıldızın artık daha çok büzüşmesini
önlerler.
Güneş kütlesinin 1,5 katından
büyük kütleli yıldızların sonu ise uzun süren araştırmalardan
sonra cevaplanabilmiştir. 1928 yılında, fizik doktorasını yapmak
için İngiltere'ye doğru yola çıkan Hintli bilimadamı
Chandresekhar, bir ay süren gemi yolculuğu süresince kamarasına
kapanıp çalışarak çok ilginç bir buluş elde etti.
Chandresekhar'a göre eğer bir yıldızın kütlesi. Güneş'in
yaklaşık 1.5 katı ve daha fazlasıysa bu yıldız büzülmeye
başladıktan sonra beyaz cüceden daha da küçülüp çok yoğun hale
gelebilirdi. Ama genç araştırmacıların fikirlerini kabul
ettirebilmesi zordu: nitekim Sir Eddington, yıldızın bu katlar
küçülmesine doğanın izin vermeyeceğini söyleyerek
Chandresekhar'ın çalışmasını geri çevirmiştir. Zaman geçtikçe,
gene araştırmacı haklı çıkacak ve reddedilen bu çalışmasıyla bir
nobel ödülü alacaktı. Aynı vıilar-da Rus fizikçi Landan da aynı
konu üzerinde çalışmaktaydı. O, biraz daha şanslıydı ve
çalışmasını bir dergide yayınlatabildi. Amerikalı Openheinmer,
öğrencisiyle hazır ladığı "sürekli kütle çekimsel büzülme "adlı
makalesinde. Landau'nun eksikliklerini de düzelterek problemin
üstesinden gelir. Buna göre sözü edilen kütlede bir
yıldız:ömrünün sonuna gelirken,beyaz cücelerin elektron basıncı
sonucu yakamadığı karbon-oksijen zengini katmanını da tepkimeye
sokabilir. Çünkü bu denli büyük kütle nedeniyle oluşan basınç,
yıldızın sıcaklığını 700 milyon dereceye kadar yükseltebilir.
Ard arda oluşan diğer tepkimeler
sonunda; yıldız silikon ve demir zengini bir kütleye dönüşür.
Artık demir, merkezdeki sıcaklık ve basınç ne olursa olsun
termonükleer tepkimeye giremez. Bu halde, yıldızın atomundaki
eksi yüklü elektronlarla, artı yüklü protonlar birleşerek yüksüz
nötronları oluştururlar. Oluşan bu nötronlar daha az yer
kapladıklarından yıldız, çok çok güçlü ışın yayan ani bir çökme
evresinden geçer. Bu çökme anında yayılan enerji o kadar
fazladır ki; yıldızın doğumundan o ana kadar ki yaydığı toplam
enerjiye denktir. Daha sonra şiddetli bir patlama duyarız. Çünkü
yıldız, tümüyle parçalanmış ve süpernova olmuştur. Bu patlamadan
arta kalan ise sadece nötronca zengin bir "nötron yıldızı"dır.
Oppheimer, nötron yıldızının
yukarıda saydığımız özellikleri üzerinde çalışırken bir an,
incelediği yıldızın kütlesinin Güneş kütlesine göre 2.5 katı ve
fazlası olduğu durumu düşündü. Hiçbir doğa kuvveti, böyle bir
yıldızın basıncını dengeleyemezdi. Saniyeler içinde:
elektronlar, nötronlar ve protonların birbiriyle karışması
sonucu, yıldız daha fazla küçülüp. uzayı diğer gök cisimlerinden
daha çok eğerdi. Bunun sonunda, küçülme o kadar an-lamsızlaşır
ki artık ortada ne nötron, elektron, kuark ne de madde vardır.
Sadece, boyutsuz bir nokta olan "tekillik"vardır orada...İşte
karadelikler...
Çökme sonucu uzay-zaman eğrileri
o kadar artmıştır ki. artık yıldıza ilişkin hiçbir şeyi
algılayamadığımız an; yıldızın, "olay ufkunun" altında kaldığını
kabul ederiz. Olay ufku bizim, hiçbir fiziksel incelemede
bulunamadığımız uzay parçasıdır. Çünkü olay ufkundan ötesini,
bizim yasalarımızla açıklayamayız. Adeta başka bir evrendir
orası ve orada ne olup bittiğini bilmenin bir yolu yoktur. Bir
yıldızın olay ufku ,yıldızın çökmeden önceki kütlesiyle yakından
ilişkilidir. Örneğin, kütlesi. Güneş'in kütlesinin 10 katı olan
bir yıldız, çapı 60 km olan bir olay ufkuna sahiptir. Kütle
arttıkça, olay ufku da genişler.
Buraya kadar ki anlattıklarımıza
bakılırsa, aslında bir karadeliğin çok basit bir yapısının
olduğu anlaşılır. Olay ufkuyla çevrelenmiş bir tekillik... Hepsi
bu kadar! Bunun yanında, karadeliğin gerçekten boş olduğunu
hatırlamak gerekir. Orada, ne atomların, ne kayaların ne de
uzaydaki gaz ve toz bulutlarının İzine rastlanmaz. Yıldızı
oluşturan tüm madde; karadeliğin merkezindeki tekillik
noktasında yok olmuştur. Elimizde kalan tek şey, sonsuz eğilmiş
uzay-zaman'dır.
Einstein, önceleri her ne kadar
görelilik kuramıyla uzayda çok yoğun maddelerin varolamayacağını
İspatlamaya çalıştıysa da, kıvrak zekasının yanıldığı bir nokta
da bu olmuştu. Kuramının öngördüğü etkiler, karadeliklerin
yakınında inanılmaz boyutlarda artış gösterir. Örneğin, kütle
çekiminin yeryüzünde zamanı yavaşlattığı biliniyorken.
karadeliğin olay ufkunda zaman tümüyle durmaktadır. Eğer.
korkusuz bir astronotun karadeliğe doğru ilerlediğini
düşünürsek: O'nun saatinin bizimkine göre yavaş çalıştığını
farkederiz. Olay ufku geçildiğinde ise. zaman sonsuza değin
duracak fakat astronotun bundan haberi olmayacaktır. Çünkü kendi
vücut faaliyetleri de aynı oranda duracaktır, Bu uzun adamının
haberdar olacağı bir şey varsa; o da ışık hızıyla karadeliğin
tekilliğine doğru çekildiğidir.
Günlük yaşantımızda, uzayın üç
boyutunda (aşağı-yukari: sağa-sola; ileri-geri hareket etme
serbestliğine sahibiz ama istesek de istemesek de beşikten
mezara doğru bir zaman akışımız vardır. Karadeliğin çevresindeki
olay ufkunun içinde ise "zaman içinde" hareket etme özgürlüğü
kazanırız ama uzay boyutlarında hareket özgürlüğümüzü yitiririz.
Tekilliğe doğru çaresizce çekiliriz.
Acaba bu kozmik elektrik
süpürgelerini yalnızca maddesel yoğunluk mu etkiler? Doğada,
sadece kütle mi onların yapısında söz sahibidir? Karadelikler.
yapılarına göre üç kısımda incelenir: Maddesel, elektriksel ve
dönen karadelikler...
Maddesel karadelikler
çevrelerindeki maddeleri yutarken herhangi bir elektrik yükü
taşımazlar ve çevrelerinde dönmezler. Böylece; yüksüz, durağan
karadelik yalnızca tekilliği çevreleyen, bir olay ufkunda
oluşur. İlk denklemlerini 1916'da Alman gökbilimci
K.Schwarzchild in yazdığı bu karadeliklere "Schwarzchild
karadelikleri" de denir. Karadeliklerin, yuttuğu maddeye oranla
olay ufuklarını genişlettiklerini biliyoruz. Bu da karadeliğin
daha güçlü çekini alanına sahip olmasına neden olur. Madde
yuttukça güçlenen karadelik. cisimlerin niteliğine bakmadan.
sonsuza değin onları geri salmaz. Ancak olay ufkunun
incelenmesiyle, bir karadeliğin kütlesi hakkında fikir sahibi
olunabilir.
Şimdi de Schwarzchid karadeliğine bir elektron
düştüğünü düşünelim. Bu durumda karadelik elektrik yüküyle
yüklenir. Yüklenme arttıkça da tekilliğin
çevresinde ikinci bir olay ufku
oluşur. Böylece karadeliğin çevresinde, zamanın durduğu iki yeri
rahatlıkla gösterebiliriz. Elektrik yükü arttıkça iç olay ufku
büyür, maddesel (dış) olay ufku ise küçülür. İki olay ufku
çakıştığı an: karadelik alabileceği en fazla elektrik yükünü
almış demektir. Bu durumda daha çok elektrik yüküyle
zorlarsanız, olay ufkunun dağıldığı ve geriye çıplak
tekilliğinin kaldığı bir karadelik elde edersiniz. Bu görüşler
ilk kez 1916-18 yıllan arasında Alman H. Reissner ile
Danimarkalı G- Nordstron tarafından ortaya atıldı. Bundan
dolayı, elektrik yüklü karadeliklere çoğu kez;
"Reissner-Nordstron Karadelikleri". denir. Bunların varlığı
kuramsal olarak kabul edilse de uzayda gerçekten var olmalarını
bekleyemeyiz. Nedeni ise, elektrik alanlarının, çekim
alanlarından çok çok daha baskın olması ve karadeliğin; kendini
elektrik yüküyle yüklerken, çevresinden gelen diğer yükler
yardımıyla kısa sürede nötr hale getirilmesidir.
Gökyüzündeki hemen hemen tüm
yıldızlar kendi çevrelerinde döner. Bunların dönme hızları,
büyüklükleri nedeniyle çok küçüktür. Ama bu yıldızlardan
herhangi biri çökerek karadelik haline gelirse dönme hızı da
artıverir. Böylece bu dönme hareketleri, karadelikler için
vazgeçilmez derecede önemli olur. Dönen bir karadelik.
çevresindeki uzay-zamanı da sürükler. Bu nedenle ki böyle bir
karadeliğin çevresine ışık demetleri gönderilirse; demetler
tekilliğin çevresinde dönen uzay-zamanın akış yönüne göre
değişik miktarlarda saparlar.
Bundan hareketle, karadeliğin
toplam dönme miktarı ölçülebilir. Yine Schwarzchild karadeliği
tipinde karadeliğin döndüğünü düşünürsek, tekilliğin çevresinde
ikinci olay ufkunun oluştuğunu farkederiz. Dönen karadeliklerin
uzay-zamanı sürüklemesini ve önemli özelliklerini Y. Zelandalı
matematikçi P. Kerr tanımlamıştır. Dr. Kerr, 1963'de bir kütleye
ve dönmeye sahip karadeliği tümüyle açıklayabilen denklemleri
yazmayı başarmıştır. Dönen karadeliklere kısaca"Kerr
karadelikleri" de denir. Tıpkı elektrik yüklü karadeliklerde
olduğu gibi bunlarda da zamanın akmadığı iki olay ufku bulunur.
Deliğin dönme hızının artması: İç olay ufkunu genişletir ve dış
olay ufkunu daraltır. Karadelik maksimum hızında dönmeye
başladığında ise iki olay ufku çakışır. Bu limit değerden yüksek
hızlar için olay ufku kaybolur ve çıplak tekillik kalır.
Dikkat edilirse, elektrik yüklü
karadeliklerle. dönen karadelikler arasında şaşırtıcı
benzerlikler bulunur. Bunlardan en önemlisi ise her iki tipin de
çift olay ufkuna sahip olmasıdır. Buna rağmen, aralarında
farklılıklar da bulunur. Elektrik yüklü olanlarda tekillik
yalnızca bir noktadan ibaretken dönen karadelik için tekillik
bir halkadır. Halka tekillik, havada asılı duran bir yüzük
gibidir ve karadeliğin dönme eksenine dik, ekvator düzleminde
yer alır.
Durağan ya da elektrik yüklü bir
karadeliğin merkezine giden biri. sonsuz eğrilmiş uzay zaman
tarafından parçalanır. .Buna karsın, dönen bir karadelikte;
tekilliğe dik (yüzüğün ortasından geçecek şekilde)
yaklaşıldığında, eğilmiş uzay-zamandan etkilenmeden halka
tekilliğin içinden geçiverirsiniz. Ama bu geçişle, çekim
kuvvetinin itici olduğu "anti uzaya" girilir. Yani, elemanın
yere değil, göğe düştüğü bir evrene !
Karadeliklerin tuhaf özellikleri
Herhangi bir yıldızın tanımlanabilmesi için: merkezinden
yüzeyine değin gaz basınçlarının, madde yoğunluğunun,
sıcaklığının ve kimyasal bileşiminin hakkında fikir sahibi olmak
gerekir. Fakat, bu ayrıntılardan hiçbiri karadeliğin
tanımlanmasına girmez. Bir karadeliği anlamak; onun sebep olduğu
uzay-zaman eğriliğini incelemek demektir.
Önceki bölümlerde, yeterince
büyük kütleli bir yıldızın, ölümünden sonra uzay-zamanı eğdiğini
belirtmiştik. Uzun yıllar, bu eğilmenin fiziksel anlamı üzerine
fikir yürütüldü. 1930'iarda, Einstein ve Rosen, uzay-zaman
eğilmesinin, yıldız; karadelik haline geldiğinde maksimum olması
gerektiğini söylediler. Onlara göre; oluşan bu eğrilik başka bir
evrene açılmaktadır. Durağan karadelik-lerin bu özelliğine
"Einstein Rosen Köprüsü" denir. Bu ikinci evren görüşüyle ilgili
olarak çeşitli fikirler oluşturulabilir. Bir düşünceye göre.
karadeliğin açıldığı ikinci evren, bizim evrenimizin uzak bir
köşesidir. Eğer uzayın düz olduğu kabul edilirse, bu durumda
oluşan delik daha çok bir elmanın içindeki kurdun yolunu
andırır. Böylece, uzayda "kurt deliği" oluşmuş olur.
Evrenimizde, birçok karadeliğin varolduğu düşünülürse: uzayın,
birbiri içine geçmiş sayısız tünellerden oluşmuş olduğu
anlaşılır.
Karadelikleri salt geometrik
düşüncelerden yola çıkarak açıklamak, bir takım fantastik
sonuçlara neden olur. Söyle ki; durağan bir karadeliğe düşen
insan, tam olay ufkuna tekrar döndüğünde, matematiksel olarak
kendisiyle tekrar karşılaşır. Çünkü orada zaman durmuştur. Bu
gibi ilginçlikler bize, uzay-zamanın salt geometrik düşüncelerle
açıklanamayacağını gösterir.
1960'ların sonunda, İngiliz
matematikçisi R.Penrase, karadeliklerle ilgili uzay-zamanın
tamamını anlatabilen bir yöntem geliştirdi. "Penrose çizimi"
yöntemine göre: zaman dikey eksende ve uzaydaki uzaklıklar da
yatay eksende alındığında, bir kareler sistemi oluşturulabilir.
Karelerin iç kenarları her biri yatayla 45 derecelik açı yapacak
şekilde çizilmiştir. Bu kenarlar, olay ufku olarak adlandırılır
ve sadece ışık, bu çizgilerde hareket edebilir. Çizginin sağına
geçebilmemiz 45 derecelik acıdan büyük olduğundan yasaktır.
Çünkü o zaman ışık hızından fazla bir hıza sahip oluruz. Bu
şartlarda ancak ışık hızından küçük hızlarla gidebileceğimiz
yollan kullanabiliriz. 45 dereceden büyük her açı için. bir
karadelik seyahati düşünülebilir. Seyahatimiz sırasında ola1;
ufkunu geçersek: karadelik tekilliğine çarparız. Işık hızından
büyük hıza ulaşamadığımızdan; durağan karadeliklerde kurt
deliğinin öteki yüzüne çıkabilmemiz imkansızdır.
Elektrik yüklü ve kendi
çevresinde dönen karadelikler için ise Penrase çizimi çok daha
farklıdır. Çizimlerdeki temel farklılık bu karadeliklerin çift
olay ufkuna sahip olmasından kaynaklanır. En kayda değer
Özellikleri ise, iki olay ufkuna sahip olan karadelik-lerle,
başka evrenlere geçebilme şansımızın teorik olarak bulunmasıdır.
Başka bir deuisle: bu tipteki karadelikier v/ardımıyL-ı kurt
deliğinin diğer ucundan fırlayabiliriz. Tabii ki: Penrose
çizimlerinden çıkan bu tuhaf bilimkurgu bilgilerinin daha pek
çok eksiklikleri vardır. Bu halde planlanan bir yolculuk
denemesi; Nayagara Şelalesi'nclen bir fıçı içinde atlamaya
benzer ki: bu da karadelik yolculuğu yanında çocuk oyuncağıdır.
Karadelikler de ölür S. Hawking:
"Samanyolu galaksisinde görünen 200 milyon yıldızdan daha fazla
karadelik olmalı ki. galaksimizin niçin bu kadar hızlı döndüğü
açıklanabilsin" demektedir. Gözümüzün önüne tüm uzayı
getirdiğimizde bu kozmik oburların sayısının daha da kabaracağı
açıktır. İnsanın, ister istemez su soruları sorası geliyor:
Karadeliklerin bir sonu yok mu? Evrenimizin ölümü
karadeliklerden mi olacak?
1971'de Hawking, karadelik
oluşumunun yalnızca yıldız ölümüne bağlı olmadığını gösterdi.
Herhangi, bir nesneye, bir protonun hacmine sığacak şekilde
basınç uygulanırsa, minicik bir karadelik oluşabilir. Hawking.
izleyen yıllarda. Oxford'un güneyindeki bir laboratuvarda,
"karadelik patlamaları" konusunda bir konferans verdi. Herkesi
hayrete düşüren "karadelikler dışarıya radyasyon yayıyorlar"
sözü salonda serin rüzgarlar estirdi. Ünlü matematikçi J.
Taylor, ayağa kalkarak;" Üzgünüm Hau'king. ama bunlar kesinlikle
saçma!" diyerek bağırdı. Bugün "Haw-king Radyasyonu" olarak
bilinen bu olgu; gerçekte kara-deliklerin. kuantum mekaniği
çerçevesinde incelenmesinden elde edilmiştir.
İlk defa. 1932'cle D. Anderson tarafından
bulunan pozitron (pozitif yüklü elektronlardan sonra artık;
evrenimizde bulunan her bir parçacığın zıt yüklü bir
esinin de varolduğu resmen
ispatlanmış oldu. Parçacık hızlandırıcılarıyla, çok büyük
enerjiler altında yapılan deneylerden sonra, evrenimizi
oluşturan her bir parçacığın bir antiparçacığı olduğu: bunların
bir araya gelmeleriyle enerjiye dönüşüp yok oldukları, gözler
önüne serildi. Karadelikler gibi enerji bakımından çok yoğun
olan ortamlarda da bu parçacık ve antiparçacıkların
oluşabildikleri düşünüldü. Bu durumda; parçacıklar ve
antiparçacıklar çok kısa anlar için birbirinden ayrılabilir ve
bu çiftlerden biri. kendini, olay ufkunun dışında bulabilirdi.
Artık bu parçacık, eşelinin karadelikte yok olması nedeniyle,
evrenin her tarafına gidebilmekte özgürdür. Bu da bize radyasyon
yayımı olarak görünür.
Karadelikten her ayrışan
parçacık çifti, aynı zamanda onun enerjisinin bir kısmını da
alıp götürür. Bu da "karadelik buharlaşması "dır. Hawking;
buharlaşma ile karadeliğin kütlesi arasında bir ilişki olduğunu
ortaya çıkardı. Karadelik küçüldükçe, parçacık yayınlama hızı
artar, bu da kütlenin azalmasıyla, daha çok parçacığın açığa
çıkmasına neden olur. Kütlesi gittikçe azalan karadelik, daha
çok parça-cağın çekim alanından kaçmasına izin verir ve en
sonunda milyonlarca atom bombasına eşdeğer korkunç bir
patlamayla yok olur. Aslında; karadeliğin yuttuğu madde miktarı,
radyasyondan büyük olacağından; Hawking en iyimser tahminle.
Güneş kadar kütleli bir karadeliğin sonunda yıldan önce
olamayacağını söylemektedir. Aynı şekilde, en erken yok olan
karadeliklerin ömürleri ise. hesaplarla 10 milyar yıl olarak
bulunur. Bu nedenle; kainatın ilk yıllarında oluşmuş olan çok
sayıda minik karadeliğin günümüzde, yok olmalarını izleme
şansımız vardır.
Zaman ilerledikçe, uzay
hakkındaki bilgi dağarcığımız da genişliyor. Gelişmiş teleskop
sistemimizle; karadelikler artık bize teorilerde olduğundan daha
yakın. Belki ileride tüm gizemlerini çözme başarısını
göstereceğiz: hatta belki onlara seyahatler düzenleyebileceğiz.
Ama sunu da biliyoruz; şimdilik bu. çok erken...
Erol KURT Gazi Uni. Fen Fak
Fizik Böl. Arş. Gör.
ANKARA-1997 Kaynakça
1) Evrenin Evrimi ve Yıldızların
Oluşumu W.J.Kaufmann 111/Cev: M.Alev
2) Patlayan Güneşler/
I.Asimow/ Cev;-N.Ebcioğlu
3) Tanrıya
Koşan Fizik/ S.Merdin
4) X-ışınlanndan Küarklara/ E.Segre/
Çev: Ç.Tuncay
Bu yazı Popüler Bilim
Dergisi'nin Mayıs 1997 sayısında yayınlanmıştır. |