|
ATATÜRK İLKELERİ ve İNKILAPLARI
Atatürk ilkeleri,Türkiye cumhuriyeti'nin dayandığı temel prensiplerdir.
bu ilkeler,Türk milleti'nin özlem,ihtiyaç ve karakterinden
doğmuştur.herhangi bir dış baskı veya taklitçilik yoluyla
gelmemiştir.bununla beraber,bütün insanlık alemi için de geçerli bir
düşünce sistemini kapsamına alabilmiştir.bu kapsam,milli olduğu kadar
milletlerarası ilişkilerde de yol gösterici bir niteliğe
sahiptir.barışçı,özgürlükçü,insan haklarına saygılı yönü ve çok
partili,demokratik,laik,milli,sosyal hukuk devleti gibi kavramları aynı
ağırlıkta görmesiyle de evrensel bir güce ulaşmıştır.
Şimdi Atatürk tarafından anlatılan kendi
ilkelerinin tanımına bakalım
1-
Cumhuriyetçilik:
Türk milleti'nin yaratılışına ve karakterine en uygun idare,cumhuriyet
idaresidir.Bu günkü Hükümetimiz,doğrudan doğruya milletin kendi kendine,
kendiliğinden yaptığı bir devlet teşkilatı ve hükümetidir ki,onun adı
cumhuriyettir.Artık hükümet ve millet arasında geçmişteki ayrılık
kalmamıştır.yönetim halk,halk yönetim demektir.(Söylev ve demeçler C.lll.sh
.75,Cilt ll sh.230)
2-
Milliyetçilik:
Türk milliyetçiliği,bütün çağdaş milletlerle bir ahenkte yürümekle
beraber,Türk toplumunun özel karakterini ve başlı başına bağımsız
kimliğini korumayı esas sayar.Bu nedenle milli olmayan akımların
memlekete girmesini ve yayılmasını isteriz.(Ş.Süreyya Aydemir-Tek adam
Clll. sh.450) Diyarbakır'lı, Van'lı, Erzurum'lu, Trabzon'lu, İstanbul'lu,
Trakya'lı ve Makedonya'lı, hep bir milletin evlatları,hep aynı cevherin
damarlarıdır.(M.Kemal Kop. Atatürk Diyarbakır'da sh:4)
Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur. Bu toplumun fertleri ne
kadar Türk kültürü ile dolu olursa o topluma dayanan Cumhuriyette o
kadar kuvvetli olur.(Afet İnan-Atatürk'ten yazdıklarım sh:88
3-
Halkçılık:
Halkçılık demek,devletin bütün kudret ve egemenliğinin halktan
geldiğini,Türk camiası içinde,fert,aile ve sınıf ayrılığının
bulunmadığını,kanun önünde herkesin eşit olduğunu ifade etmek
demektir.Bu formül demokrasinin ifadesidir.(A.Rıza Türel-İzmir Barosu
Dergisi sayı 8.sh:413)
Bence bizim milletimiz ,birbirinden çok farklı çıkarları olan ve bu
itibarla birbirleriyle mücadele halinde bulunagelen çeşitli sınıflara
malik değildir.Mevcut sınıflar birbirinin tamamlayıcısı
niteliğindedir.(Söylev ve demeçler C.ll. sh.82)
4-
Laiklik:
Devlet düzeninin ve hukuk kurallarının dine değil akla ve bilime
dayandırılmasıdır. Böylece din ve devlet isleri iki ayrı kurum olarak
birbirine zarar vermeden görevlerini sürdüreceklerdir.
Mensubu olmakla tatmin ve mesut olduğumuz İslamiyet dinini yüzyıllardan
beri alışılmış olduğu üzere bir politika aracı durumundan kurtarmak ve
yüceltmenin kesin elzem olduğu gerçeğini gözlüyoruz.Kutsal ve tanrısal
olan inanç ve vicdani kanatlarımızı,karışık ve dönek olan hertürlü çıkar
ve tutkusuna sahne olan politikacılardan ve politikanın bütün
organlarından biran evvel kurtarmak,milletin dünyevi ve uhrevi(ahiretle
ilgili9 saadetinin emrettiği bir zorunluluktur.(Söylev ve demeçler C.l
sh:330)
5-
Devletçilik:
Devletin, halkın rahatı için sosyal ve ekonomik alanlarda üretim ve
teşebbüste bulunmasıdır. Özel sektörün yapamadığı zorunlu hizmetleri
devlet yapar ve vatandaşa hizmet oturur. Böylece endüstri ve
sanayileşmede özel sektörün yanında devlet de bir sektör olarak görev
yapar.
Bizim izlemeyi uygun gördüğümüz devletçilik prensibi bütün üretim ve
dağıtım araçlarını fertlerden alarak milleti büsbütün başka esaslar
içinde düzenlemek amacını güden,özel ve kişisel ekonomik teşebbüse ve
faaliyete meydan bırakmayan sosyalizm prensibine dayalı kollektivizm,komünizm
gibi bir sistem değildir.Özet olarak bizim güttüğümüz devletçilik ferdi
çalışma ve faaliyeti esas tutmakla beraber,mümkün olduğu kadar az zaman
içinde milleti refaha,memleketi bayındırlığa eriştirmek için,milletin
genel ve yüksek menfaatlerinin gerektirdiği işlerde özellikle ekonomik
alanda,devleti fiilen ilgilendirmektir. (Afet İnan-Atatürk'ten
yazdıklarım.sh:66.67
6-
İnkılapçılık:
Türk Milleti ve Devleti'nin durmadan ilerleyen ülkeler yarışmasına
katılmasıdır. Türk toplumu endüstri, bilim, teknoloji, tip ve sanayi
gibi her alanda, her turlu gelişmeye yabancı kalmayacak kendini cağın
gereklerine göre yenileyecektir.
Atatürk ilkelerinin amacı: Türk
insaninin atılgan, yaratıcı, barışçı, birleştirici yapmaktır. Büyük
Atatürk hayatta iken kendi de bu ilkeleri uygulamış ve bugünkü
Türkiye'yi çağdaş yapan inkılapları sağlamıştır. Kısa bir ömre sığan bu
inkılapları Avrupa ancak 200-300 yılda yapabilmiştir. Atatürk, cağımızın
gelmiş geçmiş dahi devlet adamlarından biridir. Onun büyüklüğü çok yönlü
bir kişiliğe sahip olmasından kaynaklanır. İyi bir kumandan, dahi bir
lider, güçlü bir devlet adamı, iyi bir hatip, milletinin baş öğretmeni,
köylüsünün baş çiftçisi ve esir milletlerin kılavuzudur. Türk
inkılaplarının kısa surede başarıya ulaşmasının sırrı buradadır.
DEVRİMLERİ
TEVHİD-İ TEDRİSAT KANUNU VE MEDRESELERİN
KALDIRILMASI
Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde, diğer kurumlar gibi eğitim
kurumları da büyük bir çöküntü içinde idi. Osmanlı Devleti'ndeki eğitim
kurumları olan medreseler, Kuruluş ve Yükseliş dönemlerinde gerek eğitim
kadrosu, gerekse programları bakımından çok ileri bir seviyedeydi.
Fakat 17. yüzyıldan itibaren, devletin diğer kurumlarındaki gerilemeye
paralel olarak eğitim kurumları da geriledi.
Devletin yıkılışını önlemek amacıyla yapılmaya başlanan yenilikler
çerçevesinde, eğitim kurumları da yeniden düzenlendi. 18. yüzyılın
sonlarında ordunun subay, teknik eleman ve doktor ihtiyacını karşılamak
üzere, çağın gereklerine uygun okulların açılmasına başlandı. Tanzimat
Dönemi'nde, askerî okullardan başka, Avrupa'dakilere benzer modern
eğitim kurumları açıldı. Medrese ve modern devlet okulları dışında,
kendi dillerinde eğitim yapan azınlık ve yabancı okulları da vardı. Bu
okullarda okutulan farklı dersler sebebiyle ayrı duygu ve düşünce,
değişik kültür ve davranışa sahip insanlar yetişti. Bu uygulama, ülkede
millî kültürün gelişmesine büyük ölçüde engel olmaktaydı. Bu sebeple
millî bir kültür oluşturulamıyordu.
Kurtuluş Savaşı'nın amacı millî birliğin sağlanması ve çağdaşlaşma
olduğu için, Osmanlı eğitim sistemi devam ettirilemezdi. Daha Kurtuluş
Savaşı yıllarında Mustafa Kemal, eğitim konusunda da çalışmalara
başlamıştı. 16 Temmuz 1921'de yaptığı bir konuşmada millî kültürün önemi
ve gerekliliğinden bahsederek, eğitim ve kültür konusundaki
bölünmüşlüğün kaldırılmasını savundu. Osmanlı Devleti'nde var olan,
mektep-medrese ayrımının kaldırılacağını söyledi. Eğitimin
yaygınlaştırılarak bilgisizliğin yok edilmesi gerektiğini vurguladı.
Büyük zaferden sonra çağdaş bir eğitim sisteminin kurulması için
düşündüklerini uygulamaya koydu. Bu amaçla Türkiye Büyük Millet
Meclisi'nde 3 Mart 1924'te Tevhid-i Tedrisat (Öğretim Birliği) Kanunu
kabul edildi. Bu kanunla, medreseler kaldırıldı ve Türkiye Cumhuriyeti
sınırlan içindeki bütün okullar, Millî Eğitim Bakanlığı'na bağlandı.
Böylece eğitim kurumlarının bir çatı altında toplanması ve eğitimin
millî bir nitelik kazanması sağlandı.
2 Mart 1926'da maarif teşkilâtı hakkındaki kanun kabul edildi. Bu
kanunla lâik eğitime uygun, ilk ve ortaöğretim programlan belirlendi.
Eğitim hizmetleri, modern bir hâle getirildi. Bundan sonra millî ve lâik
eğitimi yaygınlaştırmak için, hızla ilkokullar, ortaokullar, liseler ve
yüksek okullar açıldı. Bunların yanı sıra meslek okulları da açıldı.
İlkokul zorunlu hâle getirildi.
Eğitim ve öğretimde çağdaş ülkeler seviyesine çıkmak için yeni
programlar geliştirildi. Atatürk, Türkiye'de millî eğitimin kuruculuğunu
da yapmış oldu.
YENİ TÜRK HARFLERİNİN KABULU
Cumhuriyet Dönemi'nin en önemli
inkılâplarından birisi de Harf İnkılâbı'dır.
Türkler, tarih boyunca değişik alfabeler kullanmışlardır. Türklerin
kullandığı ilk alfabe, Göktürk Alfabesi'dir. Bu alfabe aynı zamanda ilk
millî alfabemizdir. Bundan sonra Uygur Türkleri kendilerine mahsus bir
alfabe kullandılar. İslâmiyet'in kabulünden sonra Arap Alfabesi
kullanılmaya başlandı. Arap harfleri, Türk Dili için uygun değildi.
İlerlemenin önündeki en büyük engel cehaletti. Milleti bu durumdan
kurtarmaya kararlı olan Mustafa Kemal, kurtuluşun yolunu da şu sözü ile
gösterdi: "Büyük Türk milleti, cehaletten az emekle kısa yoldan ancak;
kendi güzel ve asil diline kolay uyan böyle bir vasıta ile sıyrılabilir.
Bu okuma yazma anahtarı ancak Lâtin esasından alınan Türk alfabesidir."
Okur-yazarlığı yaymak ve cehaleti kısa zamanda gidermek için, Atatürk'ün
emriyle bir komisyon kurulup yeni Türk alfabesi hazırlandı. Harf
İnkılâbı'nın ilk müjdesini Mustafa Kemal 8 Ağustos 1928'de,
İstanbul'daki Sarayburnu Parkı'nda halka şöyle duyurdu: "Arkadaşlar,
bizim güzel ahenkli zengin dilimiz yeni Türk harfleri ile kendini
gösterecektir. ... Yeni Türk harflerini çabuk öğrenmelidir. Vatandaşa,
kadına, erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu vatanperverlik ve
milliyetperverlik vazifesi biliniz. Bu vazifeyi yaparken düşününüz ki
bir milletin, bir toplumun yüzde onu okuma yazma bilir, yüzde sekseni
bilmezse, bundan insan olanlar utanmalıdır."
Bundan sonra yeni Türk harflerinin yaygınlaştırılması için bir
seferberlik başlatıldı. Başöğretmen Atatürk, yurt seyahatine çıkıp, kara
tahta başında yeni Türk harflerini vatandaşlara öğretti. Ankara'da
toplanan öğretmenler birliği kongresinde, öğretmenler, Atatürk'ün açtığı
bu yeni yolda sabırla çalışacaklarına ant içtiler. Üç ay gibi kısa bir
zamanda inkılâp gerçekleşti,
1 Kasım 1928'de, yeni Türk harflerinin kabulüne ilişkin kanun, Türkiye
Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edildi. Kanunun kabul edilmesinden
sonra geniş halk kitlelerine okuma yazma öğretmek üzere "Millet
Mektepleri" açıldı.
Atatürk, Millet Mektepleri Başöğretmeni ilân edildi (24 Kasım 1928).
Böylece, eğitim ve kültür hayatımızda yeni bir dönem başlamış oldu.
HUKUK ALANINDA İNKILAPLAR
ANAYASANIN KABULU (TEŞKİLAT-I ESASİYE KANUNU)
Anayasa, bir devletin kuruluşunu ve fertlerin hürriyetlerini düzenleyen
temel kanundur. Devletin yönetim biçimi, nitelikleri, yasama, yürütme ve
yargı organlarının kuruluşu, görev ve yetkileri, fertlerin ne gibi hak
ve özgürlüklere sahip olduklarını ana kurallarla belirler. Hiçbir kanun,
anayasaya aykırı olamaz.
Yeni Türk devletinin ilk anayasası 20 Ocak 1921'de kabul edildi. Kabul
edilen bu anayasa, olağanüstü bir dönemde hazırlanmış kısa ve öz bir
anayasa özelliği taşımaktaydı. Bu anayasanın bazı maddeleri şunlardır:
- Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir (mad. 1).
- Yürütme ve yasama yetkisi, milletin tek ve gerçek temsilcisi olan
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde toplanır (mad. 2).
1921 Anayasasında devletin şekliyle ilgili bir hüküm yoktur.
Millî egemenlik anlayışının doğal sonucu olan cumhuriyet adının konması
sonraya bırakılmıştır.
29 Ekim 1923'te bu anayasaya "Türkiye Devleti bir cumhuriyettir."
maddesi eklenerek, devletin şekliyle ilgili eksiklik giderildi.
Cumhuriyetin ilânından sonra yeni ihtiyaçları karşılayacak bir anayasa
gerekiyordu. Bu amaçla, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde bir komisyon
kuruldu. Bu komisyonun hazırladığı anayasa tasarısı 20 Nisan 1924'te
kabul edildi. Bu anayasa bazı değişikliklerle 1960 yılına kadar
yürürlükte kaldı.
TÜRK MEDENİ KANUNU VE TÜRK CEZA KANUNU
Medenî kanun, kişi, aile, miras ve eşya hukukuyla ilgili münasebetleri
düzenleyen kanundur. Kişilerin hak ve ödevleri, ailenin kuruluşu, miras
ilişkilerinin düzenlenmesi, medenî kanunun konuları içine girer.
Osmanlı Devleti on dokuzuncu yüzyıl sonlarında "Mecelle" adıyla bir
medenî kanunu yürürlüğe koydu. Ancak bu kanun da zaman içerisinde
yetersiz kaldı.
Yeni kurulan Türk devletinin, çağdaş bir toplum düzenine ulaşabilmesi
için günün şartlarına uygun bir medenî kanun gerekiyordu. Bunun için ya
yeni bir kanun hazırlanacaktı ya da ileri bir ülkenin kanunları
alınacaktı. Yeni bir kanunun hazırlanması uzun bir zaman alabilirdi.
İnkılâpların hızla gerçekleştirildiği ülkemizde uzun süre beklenmesi
uygun değildi. Sonunda, dünya medenî kanunlarının en yenisi, en pratiği
ve en demokratiği olan İsviçre Medenî Kanunu'nun alınması kabul edildi.
Hukuk uzmanlarından oluşan bir kurul bu kanunu Türkçe'ye çevirip bazı
eklemelerle Türk Medenî Kanunu'nu hazırladılar. Lâik hukuk sisteminin
temeli olan bu kanun 17 Şubat 1926'da meclis tarafından kabul edilip, 4
Ekim 1926'da yürürlüğe girdi.
Bu kanunla; kadın ve erkek eşitliği sağlandı. Kadın hem günlük hayatta
hem de ekonomik hayatta erkekle eşit haklara sahip oldu. İstediği
mesleğe girme hakkına sahip oldu. Tek kadınla evlenme ve resmî nikâh
esası getirildi. Miras konusunda eşitlik sağlandı. Bu şekilde Türk aile
hayatı yeniden düzenlendi.
Türk Medenî Kanunu'nun kabul edilmesiyle, bütün hukuk kurallarımızın
lâik esaslara göre yeniden düzenlenmesi için diğer kanunlar da
değiştirildi. Ticaret Kanunu, Borçlar Kanunu, Ceza Kanunu yeniden
hazırlanarak yürürlüğe girdi.
Hukuk alanındaki inkılâplar ülkemizde zihniyet değişikliğine zemin
hazırlamış, hukukî ve sosyal hayatı kökten etkilemiştir.
SİYASAL ALANDA İNKILAPLAR
CUMHURİYETİN İLANI
Mustafa Kemal Paşa, daha Erzurum Kongresi sırasında, zaferden sonra
hükümet şeklinin cumhuriyet olacağını söylemişti. 23 Nisan 1920'den beri
Türkiye'yi idare eden Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, millî
egemenlik esasına dayanıyordu. Bu, adı konulmamış bir cumhuriyet
yönetimiydi. 20 Ocak 1921 tarihli anayasada "Hâkimiyet kayıtsız şartsız
milletindir." deniliyordu. Bu, yeni rejimin ilân edilmemiş bir
cumhuriyet olduğunu gösteriyordu.
Cumhuriyetin ilânının önündeki en büyük engel saltanattı. 1 Kasım
1922'de saltanatın kaldırılmasıyla bu engel aşıldı.
Millî Mücadele'nin zaferle sonuçlanmasında tarihî bir görev yapan
birinci dönem TBMM üyeleri, yeni seçim kararı alarak dağıldı (l Nisan
1923). Yeni seçimlerin yapılmasından sonra TBMM ikinci dönem
çalışmalarına başladı. Yeni kurulan meclis, Lozan Barış Antlaşması'nı
onayladı. Böylece millî bağımsızlık tam olarak gerçekleşmiş oldu.
23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldığı sırada yeni Türk
devletinin adı henüz konulmamıştı. Hükümet, Türkiye Büyük Millet Meclisi
Hükümeti adını taşıyor, meclis başkanı hükümet başkanlığı da yapıyordu.
Bu sistem içinde devlet başkanlığı boş görünüyordu. Şimdi, yürürlükte
olan siyasî rejime uygun devlet şeklini bulmak zorunlu hâle gelmişti.
Millî Mücadele Dönemi'ndeki, olağanüstü şartların bir ürünü olan meclis
hükümeti sistemi de artık işlemez olmuştu. Bu sistemde, Bakanlar
Kurulunun her üyesi için ayrı ayrı oylama yapılırdı. Bu durum ise
hükümet kurulmasını zorlaştırıyordu.
25 Ekim 1923'te hükümetin istifasıyla bir bunalım ortaya çıktı. Bu olay
Mustafa Kemal Paşaya, cumhuriyeti ilân etmek için beklediği fırsatı
verdi. 28 Ekim 1923 akşamına kadar hükümetin kurulamaması üzerine,
Mustafa Kemal Paşa, Çankaya Köşkü'nde arkadaşlarına "Yarın cumhuriyeti
ilân edeceğiz." diyerek fikrini açıkladı. O gece İsmet Paşa ile birlikte
1921 Anayasası'nın bazı maddelerini değiştiren kanun tasarısını
hazırladı. "Türkiye Devleti'nin hükümet şekli cumhuriyettir." hükmünün
yer aldığı tasarı üzerinde TBMM'de yapılan konuşmalardan sonra
cumhuriyetin ilânı kabul edildi. "Yaşasın cumhuriyet!" sesleri arasında
alkışlarla cumhuriyet ilân edildi (29 Ekim 1923).
Bundan sonra cumhurbaşkanlığı seçimine geçildi. Yapılan gizli oylamada
158 milletvekilinin tamamının oyunu alan Gazi Mustafa Kemal Paşa, TBMM
tarafından yeni Türk devletinin ilk cumhurbaşkanı seçildi. Bunun üzerine
kürsüye gelen Mustafa Kemal, yaptığı konuşmasını "Türkiye Cumhuriyeti
mesut, başarılı ve muzaffer olacaktır." sözü ile bitirdi. Böylece
devletin adı ve rejimiyle ilgili tartışmalara son verildi. Devlet
başkanlığı konusu çözüme kavuştu. Hükümetin kurulma şekli yeniden
düzenlendi. Buna göre; cumhurbaşkanı başbakanı atayacak, başbakan da
bakanlarını seçip cumhurbaşkanının onayına sunacaktı. Bu uygulamayla,
meclis hükümeti sistemi yerine parlamenter rejime geçilmiş oldu. İlk
hükümeti kurmakla İsmet Paşa görevlendirilmişti. Böylece Türk
Milleti'nin tarihinde yeni bir devir açılıyordu.
Türk milletinin yapısına en uygun idare şekli olan cumhuriyet rejimine
sahip çıkmak ve onu yaşatmak, hepimizin başlıca vatandaşlık görevidir.
ANKARA'NIN BAŞKENT OLMASI
27 Aralık 1919'da Temsil Heyeti'nin Ankara'ya gelmesi ile, bu şehir
Millî Mücadele'nin karargâhı olmuştu. 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük
Millet Meclisi'nin Ankara'da açılmasıyla yeni Türk devletinin temelleri
atıldı. Kurtuluş Savaşı buradan yönetildi. Böylece Ankara, fiilen
başkent durumuna geldi.
Lozan Barış Antlaşması'nın imzalanmasından sonra. İtilâf Devletleri'nin
askerleri İstanbul'dan çekildiler. İstanbul'un işgalden kurtulması ile
yeni devletin başkentinin neresi olacağı tartışılmaya başlandı. Bazı
kişiler İstanbul'un başkent yapılmasını istiyorlardı. Ancak meclisin
Ankara'da açılması, buraya fiilen hükümet merkezi olma niteliği
kazandırmıştı. Ayrıca Ankara, Türkiye'nin merkezinde, askerî ve coğrafî
özellikleriyle başkent olabilecek konumdaydı.
İsmet Paşa (İnönü), bir kanun teklifi hazırlayarak Türkiye Büyük Millet
Meclisi Başkanlığı'na sundu. "Türkiye Devleti'nin başkenti Ankara'dır."
şeklindeki bir maddelik kanun teklifi kabul edildi (13 Ekim 1923).
Kanunun yürürlüğe girmesiyle Ankara yeni Türk devletinin başkenti oldu.
ÇOK PARTİLİ REJİM DENEMELERİ
İnsanların düşüncelerini açıklayabilmeleri ve başkalarının haklarına da
saygı göstererek inandıkları gibi yaşamaları, ideal bir toplum düzeninin
başlıca şartıdır. Bu ise ancak hür ve demokratik bir sistem içinde
gerçekleştirilebilir.
Türk milletinin mutluluğunu sağlamayı başlıca amaç edinen Mustafa Kemal,
demokrasinin ülkemizde yerleşmesi için çalıştı. Demokrasilerde aynı
görüş ve düşüncedeki insanlar, siyasî partiler kurarak yönetimde söz
sahibi olmaya çalışırlar. Siyasî partiler demokratik rejimlerin
vazgeçilmez unsurlarıdır. Bu konuda da Mustafa Kemal Paşa, milletine
önderlik etti. Kendisi bir parti kurup, çok partili siyasî hayata geçişi
teşvik etti. Çok partili rejimde hükümeti kuran parti veya partiler,
muhalefet partileri tarafından denetlenir.
Mustafa Kemal Paşa'nın en büyük arzusu demokrasinin ülkemizde tam olarak
yerleşmesi idi. Bu sebeple ülkede çeşitli partilerin kurulmasını
istiyordu
HALİFELİĞİN KALDIRILMASI
Hz. Muhammed, hem İslâm dininin peygamberi hem de kurduğu ilk İslâm
devletinin devlet başkanı idi. Onun ölümünden sonra yerine geçen devlet
başkanlarına halife denmiştir.
İlk dört halife, seçimle iş başına geldiler. Emevîler zamanında
halifelik babadan oğula geçen bir saltanat hâline geldi. Bu durum
Abbasîler zamanında da devam etti. İslâm dünyasında başlangıçta bir tek
halife var iken, Abbasîlerin zayıflamasıyla birden fazla halife ortaya
çıktı. Abbasîler, Müslümanlar üzerinde egemenliklerini sürdürebilmek
için, halifeliğin dinî yönüne ağırlık verdiler. Abbasî Devleti
yıkıldıktan sonra Mısır'daki Memlûk Devleti, Abbasî soyundan Ahmed'i
halife ilân ederek İslâm dünyasında etkin bir hâle gelmeye çalıştı.
Osmanlı Devleti, 1517'de Memlûk Devleti'ne son vererek İslâm dünyasında
büyük ölçüde birliği sağladı. Bu tarihten sonra Osmanlı padişahları da
halife unvanını kullanmaya başladılar. Özellikle Osmanlı Devleti'nin son
zamanlarında bu makama büyük bir önem verildi. Halifeliğin siyasî
gücünden faydalanılmak istendi. Buna rağmen devletin yıkılışı
önlenemedi.
Milliyetçilik ve millî egemenlik fikri üzerine kurulmuş olan yeni Türk
devletinin yapısıyla saltanat ve halifeliği bağdaştırmak mümkün değildi.
1 Kasım 1922'de saltanat ve halifelik birbirinden ayrılarak saltanat
kaldırıldı ve halifeliğin yetkileri dinî konularla sınırlandırıldı.
Vahdettin'in ülkeyi terk etmesinden sonra, Osmanlı sülâlesinden
Abdülmecit Efendi, TBMM tarafından halife seçildi. Kendisine sadece
Müslümanların halifesi unvanını kullanması bildirildi. Halife olan
Abdülmecit Efendi'nin, zamanla hükümetin talimatlarının dışına çıktığı
görüldü. Kendisini devlet başkanı gibi görmeye başladı. Bu durum ise
yeni rejim için bir huzursuzluk kaynağı oluyordu. Buna karşı derhal
tedbir alınması gerekiyordu. Ayrıca Türkiye'de gerçekleştirilmesi
düşünülen inkılâpların yapılabilmesi için halifeliğin kaldırılması
zorunlu idi. Diğer taraftan Mustafa Kemal Paşa, halifeliğin yabancı
güçler tarafından aleyhimize kullanılmasından endişe ediyordu.
Bu sebeplerden dolayı, Mustafa Kemal Paşa 1924 yılında halifeliğin
kaldırılmasına karar verdi, l Mart 1924 tarihinde yaptığı Türkiye Büyük
Millet Meclisini açış konuşmasında, bu düşüncesini açıkladı. 3 Mart
1924'te TBMM'de kabul edilen bir kanunla halifelik kaldırıldı.
Halifeliğin kaldırılmasıyla, lâik düzenin kurulması yolunda önemli bir
adım atıldı. Aynı zamanda saltanat ve hilâfet yanlılarının dayandığı en
önemli güç odağı ortadan kaldırılmış oldu.
TÜRKİYE'NİN YENİDEN İDARİ TEŞKİLATLANDIRILMASI
Türkiye'nin idarî yapısı, 1921 ve 1924 anayasalarına göre düzenlendi.
1924 Anayasasının 89. ve 105. maddeleri illerin yönetimini kapsıyordu.
Ülke; iller, ilçeler, bucaklar ve köyler şeklinde yönetim birimlerine
ayrıldı. Bu yönetim bölümlerinin başına merkezden yöneticiler atandı.
İller valiler, ilçeler kaymakamlar, bucaklar da bucak müdürleri
tarafından yönetilmeye başlandı. Bu yöneticilerin yaptığı bütün işler,
hükümetin onayına bağlı idi.
Bu yeni düzenleme ile hem inkılâpların ülkenin her yerine yayılması hem
de hizmetlerin en iyi bir biçimde götürülmesi amaçlanmıştır.
SALTANATIN KALDIRILMASI
Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılması ile birlikte Türk tarihinde
yeni bir dönem başlamıştı. 20 Ocak 1921'de kabul edilmiş olan anayasada,
egemenliğin millete ait olduğu belirtilmişti. Ancak bu tarihlerde
Kurtuluş Savaşı devam ettiğinden, saltanatın kaldırılması için şartlar
uygun değildi.
İtilâf Devletleri, Lozan Barış Konferansına, Türkiye Büyük Millet
Meclisi Hükümeti ile birlikte İstanbul Hükümeti'ni de davet ettiler.
Osmanlı Hükümeti bu daveti kabul etti. Galip devletler bu
davranışlarıyla, Türkler arasında ikilik çıkararak, menfaatlerini daha
iyi savunacaklarını düşünüyorlardı. Osmanlı Hükümeti'nin konferansa
katılma arzusu, millî mücadelenin ruhuna ve anayasaya aykırı idi.
Bu durum, Mustafa Kemal Paşa'nın saltanatın kaldırılmasıyla ilgili
düşüncelerinin haklılığını bir defa daha ortaya koydu. Aynı zamanda
saltanatın kaldırılması için haklı bir gerekçe oldu. Konu, Türkiye Büyük
Millet Meclisi'nde tartışıldı. Mustafa Kemal Paşa bir konuşma yapıp,
milletin kendi gayretiyle hakimiyeti ele aldığını ve saltanatın
kaldırılmasının gerekliliğini belirtti.
1 Kasım 1922'de kabul edilen bir kanunla, halifelik ve saltanat
birbirinden ayrılıp, saltanat kaldırıldı. Böylece, Osmanlı Devleti
hukukî olarak sona ermiş ve Türk inkılâplarının en önemlilerinden biri
gerçekleştirilmiştir.
Saltanatın kaldırılması ile, İstanbul'daki Osmanlı Hükümeti istifa etti.
Son padişah Vahdettin, 17 Kasım 1922'de İngilizlere sığınıp İstanbul'u
terk etti. Bunun üzerine Osmanlı sülâlesinden Abdülmecit Efendi, Büyük
Millet Meclisi'nin kararı ile halife seçildi.
TAKRİR-İ SÜKUN KANUNU
İngilizler, Orta Doğu'daki zengin petrol yataklarını denetim altında
tutmak için daha Birinci Dünya Savaşı yıllarından itibaren bazı
faaliyetlerde bulunmuşlardı. Bunlardan biri de Güneydoğu Anadolu'da
kendi himayelerinde bir devletin kurulmasıydı. Lozan Antlaşması'yla bu
oyun bozuldu. Fakat İngilizler, emellerinden vazgeçmediler. Lozan'da
halledilemeyen Musul sorununun görüşüldüğü sırada, cumhuriyet rejimine
karşı olanları kullanarak Güneydoğu ve Doğu Anadolu illerinin bir
kısmında etkili olan bir ayaklanma çıkarttılar. Şeyh Sait isimli kişinin
başkanlığında çıkmış olan bu ayaklanmaya Şeyh Sait Ayaklanması adı
verilmiştir.
Şeyh Sait Ayaklanması, Ergani ilçesine bağlı Piran köyünde başladı
(13 Şubat 1925). Kısa sürede etrafa yayıldı. Muş, Elazığ ve Diyarbakır
yöresinde etkili olan ayaklanmanın bastırılması için hemen tedbirler
alındı, önce sıkıyönetim ilân edilerek olaylar yatıştırılmaya çalışıldı.
Bu yeterli olmayınca Başbakan Fethi Bey istifa etti.
3 Mart 1925'te başbakan olan İsmet İnönü, ayaklanmanın bastırılması için
hükümete geniş yetkiler veren Takrir-i Sükûn Kanunu'nu TBMM'den çıkardı.
Diğer taraftan ordu birlikleri harekete geçirildi. Yapılan plânlı askerî
harekât ile, isyancılar dağıtılıp, elebaşıları yakalandı. Suçlular
İstiklâl Mahkemelerinde yargılandılar. Suçlu görülenler çeşitli cezalara
çarptırıldılar. Yapılan soruşturmada isyancıların bir kısmının
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'na mensup oldukları belirlendi. Bunun
üzerine parti 3 Haziran 1925'te kapatılarak, cumhuriyet rejimine yönelen
önemli bir tehlike ortadan kaldırılmış oldu.
KÜLTÜREL ALANDA İNKILAPLAR
MİLLİ KÜLTÜR
Kültür kelimesi Türkçe'ye Fransızca'dan girmiştir. Toprağı sürmek, ürün
elde etmek ve onları geliştirmek anlamındadır. Kelime daha sonra insan
vücudunu ve ruhunu terbiye etme, sanat ve fikir eserlerini geliştirme
anlamlarım da içine alan geniş bir mana kazanmıştır. Kültür maddî ve
manevî her şeyi işlemek ve geliştirmek demektir.
Millî kültür ise bir millete kimlik kazandıran, diğer milletlerle
arasındaki farkı belirlemeye yarayan, tarih boyunca meydana getirilen o
millete ait maddî ve manevî değerlerin uyumlu bir bütünüdür. Bir toplumu
millet yapan ve onun bütünlüğünü sağlayan millî kültürdür.
Tarih bir milletin bütün fertlerinin bilmesi, benimsemesi koruması ve
geliştirmesi gereken kültür hazinelerinden biridir. Tarih, milletin
geçmişteki varlığı, onun mirası ve bugüne kalan hatırasıdır. Türk
Milleti'nin bugün üzerinde yaşadığı topraklar, onu vatan yapmak için
şehit olan, koruyan, işleyen atalarımızın, yani tarihindir. Bunların
bilinmesi ve korunması her Türk için bir vazifedir.
Dil, bir milletin kültürel değerlerinin başında gelir ve bir milletin
temelini oluşturur. Dil, duygu ve düşünceyi insana aktaran bir vasıta
olduğu için, duygu ve düşünce birliği dil ile gelişir. Kendi milletinin
tarih ve kültürünü öğrenmek ve incelemek isteyen her Türk, dilini bilmek
zorundadır. Türkiye'de Türkçe bilmeyen hiçbir vatandaş kalmamalıdır.
Atatürk, Türkiye için ekonomik kalkınma yanında sosyal ve kültürel
kalkınmaya da aynı ölçüde yer verilmesi gerektiğine inanmıştır. Bir
milletin haysiyetli bir şekilde varlığını devam ettirmesinde, bir
toplumun millî şuura erişmesinde en büyük rolü kültür oynar. Bunu çok
iyi bilen Atatürk, "Millî şuurun ayakta kalabilmesi ve uyanık bulunması
için dil ve tarih uğrunda çalışmaya mecburuz." diyerek millî şuur
konusunda ne kadar duyarlı olduğunu ortaya koymuştur . Yine Atatürk,
kültür birliğinin bir milleti millet yapan, ona yaşama gücü veren, diğer
milletler arasında kişilik kazandıran başlıca unsur olduğunu çok iyi
bilmekteydi. Bununla ilgili şu sözleri çok önemlidir: "Millî kültürün
her çığırda açılarak yükselmesini Türk Cumhuriyeti'nin temel direği
olarak temin edeceğiz".
"Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli Türk kahramanlığı ve Türk kültürüdür."
Bu sözler, Cumhuriyet Türkiye'sinin millî kültüre dayalı olarak yükselip
gelişeceğinin bir ifadesidir.
Atatürk, millî kültür konusunda hedeflerin neler olduğunu da şöyle
belirtmiştir: "Yüksek bir insan cemiyeti olan Türk Milleti'nin tarihî
bir vasfı da güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir.
Bunun içindir ki milletimin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını,
yaratıcı zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlar sevgisini ve millî
birlik duygusunu sürekli ve her türlü incelemelerle besleyerek
geliştirmek millî ülkümüzdür."
MİLLİ TARİH
Tarih, bir milletin birikim ve tecrübelerinin yeni nesillere
aktarılmasını sağlayan bir bilimdir. Tarih bilimi, insanların zaman
içinde geçirdikleri gelişmeleri, sebep sonuç ilişkileri kurarak
araştırıp değerlendirir. Geçmişteki olaylardan ders almayan milletler
kendilerini günün şartlarına uydurmakta zorluk çekerler. Bu nedenle
tarih, bir millet için en faydalı bir kaynak, en sağlam bir hazinedir.
Tarihi zengin bir millet, manevî miraslara sahip güçlü bir millettir.
Osmanlı Devleti'nin eğitim sisteminin birlikten yoksun oluşu , tarih
alanında da farklı tarih anlayışları ortaya çıkarmıştı. Medreselerde
genellikle İslâm tarihi okutulurken, diğer okullarda da yalnız Osmanlı
Tarihi okutuluyordu. İslâmiyet öncesi Türk tarihine önem verilmiyordu.
İnsanlık tarihi kadar eski olan Türk Milleti'nin tarihi ihmal
ediliyordu. Ayrıca, Avrupalılar da Türk Tarihi hakkında asılsız
iddialarda bulunuyorlardı.
Atatürk haksız, düşmanca ve bilimsellikten uzak bu tarih iddialarının
yanlış olduğuna inanıyordu. Bu konudaki yanlış görüşlerin düzeltilmesi
gerekiyordu. Bu amaçla çalışmalar yapmak üzere bilim adamları
görevlendirildi. Önce, Türk Tarihi'yle ilgili yabancı dillerde çıkan
kitaplar Türkçe'ye çevrildi. 1930 yılında, Türk Milleti'nin dünya
tarihindeki yerini ve rolünü kısaca belirten bir kitap yazıldı. Bir yıl
sonra Türk Tarihi'ni her yönüyle araştırmak üzere, Atatürk'ün
direktifleri ile Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti (Türk Tarih Kurumu) kuruldu
(1931). Bu cemiyetin çalışmalarıyla, Türk Tarihi, büyük ölçüde gün
ışığına çıkarıldı. 1931 yılında okullar için dört ciltlik bir genel
tarih kitabı çıkarıldı. 1932'de bilim adamları ve öğretmenlerin
katılımıyla Türk Tarih Kongresi toplandı.
Atatürk yeni bir görüş olarak Türk Tarih Tezi'ni ortaya koydu. Bu tezin
özü şudur: "Türk Milleti'nin tarihi şimdiye kadar tanıtılmak istenildiği
gibi yalnız Osmanlı Tarihi'nden ibaret değildir. Türk'ün tarihi çok daha
eskidir ve bütün milletlere kültür ışığını saçmış olan millet, Türk
Milleti'dir." Bu tezle, millî tarihimiz gerçek karakterini kazandı.
Bir toplumun millet hâline gelmesinde ortak tarihin büyük bir yeri
vardır. Türk Tarihi uzun bir geçmişe dayanır. Orta Asya'dan dünyanın
çeşitli yerlerine dağılmış olan atalarımız gittikleri yerlerde birçok
devlet kurup, yüksek bir medeniyet meydana getirdiler. Tarih boyunca
Büyük Hun, Göktürk, Büyük Selçuklu ve Osmanlı Devleti gibi birçok devlet
kurmuş olan Türk Milleti, köklü ve zengin bir tarihe sahiptir. Orta
Doğu'da, Balkanlar'da ve Afrika'da, Türk kültürünün izleri hâlâ
varlığını sürdürmektedir.
Türkler'in en belirgin özelliği, hür ve bağımsız yaşama, dünyaya hâkim
olma düşüncesidir. Türk tarihinde bunun pek çok örneği vardır. Fakat
Türkler münasebette bulundukları veya idareleri altına aldıkları
kavimlere saygılı ve adâletli davranmışlardır. Türk'ün bu başarısını
sadece kaba kuvvetle izah etmek çok yanlış bir görüştür.
Türkler Avrupalılar'ın iddia ettiği gibi, idare ettikleri milletlerin
medeniyetlerini yok etmemişler, aksine onları koruyarak günümüze kadar
ulaşmalarını sağlamışlardır. Türkler'in Anadolu'da ve Balkanlar'da
meydana getirdikleri kültür ve medeniyet tarihin en güzel ve en üstün,
en insanî ve en ince medeniyetlerinden biridir. Türk âdetleri, Türk
yemekleri, giyim tarzı Balkan Milletleri'nin çoğunu etkilemiştir. Bugün
dünyadaki devletlerin ordularında kullanılan onlu sistem (Askerî
birliklerin 10, 100, 1000, 10.000 kişilik birlikler hâlinde
teşkilâtlanması) Hun Türkleri'nin bulduğu bir sistemdi.
Türk Milleti, dünya medeniyetine her alanda büyük katkılarda bulunmuş
bir millettir. Bu gerçeklerin ortaya çıkarılması Atatürk'ün başlıca
hedefi olmuştur. O, bu konuda şöyle demektedir: "Büyük devletler kuran
atalarımız, büyük ve geniş kapsamlı medeniyetlere de sahip olmuştur.
Bunu aramak, incelemek, Türklüğe ve dünyaya bildirmek bizim için bir
borçtur. Türk çocuğu, atalarını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için
kendinde kuvvet bulacaktır."
Bir milletin, gücünü tarihten aldığını çok iyi bilen büyük Önder, şu
sözleriyle tarihin önemini dile getirir: "Türk kabiliyet ve kudretinin
tarihteki başarıları meydana çıktıkça, bütün Türk Çocukları kendileri
için gerekli atılım kaynağını o tarihte bulabilecektir. Bu tarihten,
Türk Çocukları bağımsızlık fikrini kazanacaklar, o büyük başarıları
düşünecekler, harikalar yaratan adamları öğrenecekler, kendilerinin aynı
kandan olduklarını düşünecekler ve bu kabiliyetle kimseye boyun
eğmeyeceklerdir."
Atatürk'ün tarih görüşü medenî ve birleştiricidir. O, insanlığı geniş
bir aile kabul eder. Aralarında anlaşarak mutluluk yolunda beraberce
çalışmaları gerektiğini belirtir. Onun: "İnsanları mutlu edecek tek
vasıta, onları birbirine yaklaştırmak, birbirlerini sevdirmek,
karşılıklı maddî ve manevî ihtiyaçlarını sağlamaya yarayan hareket ve
enerjidir." sözü ile Türk Milleti'nin mutluluğuna verdiği değeri diğer
milletler için de vermiş olduğu açıkça belirtilmektedir.
Atatürk, Türk Tarihi'ne büyük önem verdi. O, Türk milliyetçiliği
görüşüne dayanan bir millî tarih anlayışını benimsedi. Atatürk, bu
görüşünü "büyük devletler kuran atalarımız büyük ve kapsamlı
medeniyetlere de sahip olmuştur. Bunu aramak, tetkik etmek, Türklüğe ve
cihana bildirmek bizler için bir borçtur" ve "Türk Çocuğu atalarını
tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır."
sözleriyle dile getirmiştir.
GÜZEL SANATLAR
Sanat, kültürü meydana getiren unsurlardan biridir. Atatürk, Türk
sanatının araştırılmasını, Türk toplumuna ve dünyaya tanıtılmasını
istiyordu. Bunun için imkânlar sağladı, yol gösterdi, teşvik etti.
Sanatı ve sanatçıyı övücü sözler söyledi. Bu sözlerinden bazıları
şunlardır: "Hepiniz mebus olabilirsiniz, vekil olabilirsiniz, hatta
cumhurbaşkanı olabilirsiniz, fakat bir sanatkâr olamazsınız." "Yüksek
bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihî bir vasfı da güzel
sanatları sevmek ve onda yükselmektir."
Güzel sanatlar, bir milletin duygu, düşünce, görgü ve zevkinin bir
yansımasıdır. Bu nedenle güzel sanatlar, bir milletin tanınmasında
önemli rol oynar. Sanat, milletleri birbirine yaklaştıran önemli bir
kültürel etkinliktir. Bir milletin güzel sanatlarda ileri gitmesi, o
milletin diğer milletler tarafından kolayca tanınmasını sağlar.
Bir milletin kültür seviyesi, meydana getirdiği sanat eserleri ile
ölçülür. Güzel sanatlara önem veren milletlerin dünya görüşleri de
değişir. Güzel sanatlar alanında eserler veren milletler, diğer
milletler karşısında saygınlık kazanırlar. Bu nedenle sanat alanındaki
başarılar, millî kültürün yükselmesinde önemli rol oynar.
Sanatkârlarına önem veren toplumlar her zaman gelişmişler ve
yükselmişlerdir. Sanat ve sanatçıya çok önem veren Atatürk, "Hayatlarını
büyük bir sanata vakfeden bu çocukları sevelim." diyerek toplumların
sanata ve sanatkârlara önem vermeleri gerektiğini vurgulamıştır.
Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren güzel sanatların bütün dallarında
gelişmeye önem verildi. İstanbul'da Güzel Sanatlar Akademisi ile Devlet
Resim ve Heykel Müzesi açıldı. Avrupa'ya resim, heykel ve müzik öğrenimi
için öğrenci gönderildi.
1936'da Ankara Devlet Konservatuvarı kuruldu. Tiyatro için yurt dışından
uzmanlar getirildi. Böylece çağdaş Türk sanatının oluşması sağlandı.
EKONOMİK ALANDA İNKILAPLAR
§
İZMİR İKTİSAT
KONGRESİ'NİN TOPLANMASI ( 18 ŞUBAT 1923 )
§
MİLLİ EKONOMİ
İLKESİ'NİN BENİMSENMESİ ( 18 ŞUBAT 1923 )
§
AŞAR
VERGİSİ'NİN KALDIRILMASI ( 17 ŞUBAT 1925 )
§
TEŞVİK-İ
SANAYİ KANUNU'NUN KABULÜ ( 28 MAYIS 1926 )
§
KABOTAJ
KANUNU'NUN KABULÜ ( 1 TEMMUZ 1926 )
§
ANADOLU
DEMİRYOLLARI'NIN YABANCILARDAN ALINMASI
§
BEŞ YILLIK
KALKINMA PLANI'NIN YAPILMASI
§
TÜRKİYE'NİN
İHTİYACI OLAN FABRİKALARIN BİR BİR DEVLET ELİYLE AÇILMASI
§
TÜRKİYE'NİN
İLK ÖZEL BANKASI OLAN İŞ BANKASI'NIN KURULMASI
§
TARIM VE
HAYVANCILIK SEKTÖRÜNÜ DESTEKLEMEK AMACIYLA ZIRAAT BANKASI'NIN YENİDEN
DÜZENLENMESİ
§
DENİZCİLİK
SEKTÖRÜNÜ DESTEKLEMEK AMACIYLA DENİZCİLİK BANKASI'NIN KURULMASI
§
MADENCİLİK
SEKTÖRÜNÜ DESTEKLEMEK AMACIYLA ETİBANK'IN KURULMASI
§
KÜÇÜK ESNAF
VE SANATKARI DESTEKLEMEK AMACIYLA HALK BANKASI 'NIN KURULMASI
§
SANAYİ
SEKTÖRÜNÜ DESTEKLEMEK AMACIYLA SANAYİ VE MAADİN BANKASI'NIN KURULMASI
§
TEKSTİL
SEKTÖRÜNÜ DESTEKLENMESİ AMACIYLA SÜMERBANK'IN KURULMASI
§
EMLAK VE
İNŞAAT SEKTÖRÜNÜN DESTEKLENMESİ AMACIYLA EMLAK VE EYTAM BANKASI'NIN
KURULMASI
|
|