|
RADYONUN
TARİHİ
1864 yılında kraliyet bilimcisi
James Maxwell, o güne kadar elektrik ve manyetizma konusunda
geliştirilmiş bütün teorileri birleştirdiği, matematik olarak
mükemmel bir teori ve ispat sundu. İşin matematik kısmı o kadar
güzel, o kadar kusursuzdu ki, bu durumu gerçek dünyada
deneylerle ispatlamak gereksizdi.
Tabi ki bunun tersini düşünenler
de vardı. 1887?de Hertz Almanya'da Maxwell'in öne sürdüğü
formülleri, gerçek dünyada deneylerle ispatladı. Hertz'e göre
yaptığı işin Büyük Usta Maxwell'in haklı olduğunu ispatlamaktan
başka bir önemi yoktu. Hem Maxwell hem de Hertz yaptıkları
çalışmaların pratikte ne işe yarayabileceğiyle
ilgilenmemişlerdi. 1894 yılında Hertz'in çalışmalarından
haberdar olan Marconi, İtalya'da ailesinin evinde, onun
deneylerini geliştirip, kullanılabilir bir araç haline
dönüştürmek için çalışmalara başladı. Aynı şekilde Tesla da
Almanya'da benzeri bir çalışma içerisindeydi.
Elektrik ve manyetizmanın
birbiriyle ilişkisi aslında bilimsel araştırmadan çok eğlencelik
deneyler sırasında tesadüfen keşfedilmişti. Buradan yola
çıkarak, radyonun ki o günler için kablosuz telgraf, gelişimi
içinde bilimsel çalışmadan daha çok deneme-yanılma süreci
işlemeye başlamıştı. Bu ticari bir yarıştı. Marconi'nin
İngiltere'de kurduğu British Marconi ile Almanya kökenli
Telefunken şirketleri arasında hem teknik hem de patentler
üzerinden süren bu yarış kısa süre Amerika Birleşik
Devletleri'ne sıçradı. Belki de ilk defa bilimsel çalışma
yöntemleri ile piyasa yöntemleri birbiriyle karşı karşıya
kalmaya başlamıştı. Bilim adamları değil mucitler yarışıyordu.
Bilimsel ya da teknik başarılarından daha çok da ticari
girişimleriyle başarı hedeflenmekteydi. Tesla ve Marconi'nin
radyo üzerinde hak iddia ettikleri patentleri üzerine karşılıklı
davalar açıldı. Ve sonunda piyasa kazandı.
1920 civarında Büyük Amerikan
şirketi bir araya gelerek ellerinde bulundurdukları patentlerini
birleştirdiler ve bir tekel oluşturdular. Westinghouse, GE, ATT
ve RCA bir araya geldiler. Westinghouse ve General Electric,
Amerika'daki bütün radyoları üretmekte ve bunlar RCA markasıyla
piyasaya sürmekteydiler. ATT ise yayın yapmak için gerekli
donanımları üretmekteydi.
1910 yılında Amerika Birleşik
Devletleri'nde, "Telsiz Gemi Yasası" çıkarılarak, radyo telsizi
ile yapılan iletişim kısıtlanır. Avrupa'da ise, düzenli telsiz
kullanımını 1914 yılında Almanya başlatır. Tüm bunlar, sesli
haberleşmenin gelişmesinde önemli başlangıçlardır.
1909 yılında, radyonun babası
olarak kabul edilen Lee De Forest, Paris'te Eyfel Kulesi'ne
yerleştirdiği bir anten ile "boşluk tüpü" buluşunu radyo yayını
yaparak denedi. Deneme, bölgedeki Fransız askeri
istasyonlarından dinlenebildi. 1910 yılında, ünlü tenor Enrico
Caruso'nun New York Metropolitan Operası'ndaki aryalarının radyo
ile yayınlanabilmesi, dünyada geniş yankılar uyandırdı. (Oskay,
1978)
Radyo vericisinden ilk
profesyonel radyo yayıncılığı, Amerika Birleşik Devletleri'nin
Pittsburg kentinde gerçekleşti. Westinghouse fabrikası radyosu
olan, K.D.K.A. adlı istasyonun ilk yayını, seçim haberleriydi.
1922 yılında, yine Amerika
Birleşik Devletleri'nde, ilk ticari radyo WEAF, yayına başladı.
Amerika'da başlayan radyo yayıncılığı gelişmeleri, kısa sürede
Avrupa ülkelerine de yayıldı ve 1922 yılında, İngiltere'de BBC
radyosu yayına başladı. BBC, İngiliz Posta Dairesi'nin girişimi
ile kurulmakla birlikte, 1927 yılında, Kraliyet Yayın Yasası ile
bir devlet kurumuna dönüştürüldü. Böylece, Amerika Birleşik
Devletleri'ndeki ticari modelin dışında bir modelin oluşmasına
öncülük etti. Aynı yıl, Fransa'da ve Sovyetler Birliği'nde,
1923'te Almanya'da radyo yayınları başladı.
TÜRKİYE'DE RADYO YAYINCILIĞININ TARİHSEL SÜRECİ
1927-1936 Şirket Dönemi Radyoculuğu
Yurdumuzdaki ilk radyo yayını
Telsiz Telefon Türk A.Ş. tarafından İstanbul ve Ankara'da 1927
yılında başlatılmıştır. 6 Mayıs 1927 günü Eşref Şefik'in yaptığı
"Alo alo muhterem sami'in, burası İstanbul telsiz telefonu"
anonsu ilk radyo yayını olarak kabul edilir. İlk radyo
yayınları, İstanbul´da Büyük Postane'de bir odadan postane
kapısı üzerine kurulan bir verici ile halka müzik dinletilerek,
Ankara´da ise Ankara Palas´ın bodrum katında bir odadan, 5 kw
gücünde bir Fransız şirketine ait iki adet verici ile
yapılmıştır.
1936 yılında radyo yayınlarının
çağdaş radyoların düzeyine ulaşması sağlanamadığı için şirketin
sözleşme yenileme isteği kabul edilmemiştir. Aynı yıl çıkarılan
bir kararname ile radyo yayınları devlet eliyle yürütülmeye
başlamıştır. Şirketin tasfiyesine karar verilerek şirketin
vericileri PTT'ye devredilmiştir. Radyoculukta şirket dönemine
bir daha dönülmemek üzere devlet kontrolünde yayıncılığa
geçilmiştir.
1936-1940 PTT Dönemi
Radyoculuğu
Devlet tarafından 120 kw gücünde
Etimesgut´ta Türkiye´deki ilk güçlü verici kurularak 1938
yılında Ankara Radyosu bugünkü binasında yayına geçmiştir. O
yıllarda Avrupa´da 100 kw üstünde 36 verici bulunuyordu. 120
kw´lık uzun dalga Ankara vericisi, Avrupa ülkeleri radyo
vericileri arasında ilk sıralarda yer almıştır.
1939 yılında Ankara´da 20 kw
gücünde kısa dalga vericiden yabancı ülkelere yönelik yabancı
dilde haber bültenlerinden oluşan dış yayıncılık uygulaması
başlatılmıştır. İkinci Dünya Savaşı yıllarının koşulları, tüm
dünyada radyo yayıncılığına önem kazandırmıştır. T.C. Hükümeti
de bu yayınların 22 Mayıs 1940 tarihinde kabul edilen 3837
sayılı kanun ile yeni kurulan Matbuat Umum Müdürlüğü'ne
devredilmesini uygun görmüştür.
1940-1964 Basın-Yayın
Radyoculuğu
1943 yılında Matbuat Umum
Müdürlüğü, Basın Yayın Umum Müdürlüğü adıyla yeniden
örgütlenerek yayın hizmeti teknik ihtiyaçları için bir fen
heyeti kurulmuştur.
Savaşın yaygınlaştığı yıllarda bütün dünya radyoları gibi Ankara
Radyosu'nda da savaşla ilgili haberler yayında yer alıyordu. O
günlerde hazırlanan programlar daha çok Türkiye´nin tarafsızlık
politikasını vurguluyordu.
Yayınlarına 1938 yılında son
verilen İstanbul Radyosu, 1949 yılında tekrar 150 kw´lık orta
dalga verici ile yeni binasında yayına başlamıştır. Aynı yıl
İzmir Kültür Park´ta İzmir Belediye Başkanlığı'nca kurulan
radyo, 1953 yılında devlet radyosuna dönüşmüştür. 1950 yılında
Kore´ye asker gönderilmesi ile kısa dalga üzerinden Güney
Kore´ye yayın yapmak üzere yurtdışı bir radyo yayını
başlatılmış, 100 kw ´lık kısa dalga vericisi Ankara Çakırlar´da
hizmete girmiştir.
Bu dönemde İTÜ'de kısa dalga
vericisi kurularak İTÜ Radyosu İstanbul'da klasik müzik yayını
yapmaya başlamış, daha sonraki yıllarda Türkiye'nin ilk FM radyo
vericisi ile bu yayın sürdürülmüş ve yine bir ilke imza atılarak
ilk stereo yayın İTÜ Radyosu'ndan yapılmıştır. İstanbul'da ilk
FM radyo vericisinden İTÜ FM radyo yayını yapılmasının yanı
sıra, ileride açıklanacak olan Türkiye'deki ilk televizyon
yayınını yapan İTÜ televizyonu yayınlarının sesi de
yayınlanmıştır. O yıllarda İTÜ 'den başka FM yayını olmadığı
için, FM radyo alıcıları olanlar televizyon alıcılarına sahip
olmadıklarından televizyonun sesini dinlemekle yetinmişlerdir.
1964 - 1994 TRT Radyo
Yayıncılığı
Ankara, İstanbul ve İzmir başta
olmak üzere 1 kw gücündeki il radyoları ile müzik yayınları
yapılmış, 1964 yılında TRT kurulduktan sonra bu radyoların
yerini daha güçlü radyolar almış ve radyoların yayın saatleri
artırılarak tüm gün yayın yapmaya başlanmıştır.
Radyo vericilerinin de sayısı
arttırılmış, 100 kw Erzurum uzun, 100 kw İzmir, 300 kw Mersin,
300 kw Diyarbakır orta dalga vericileri ile 250 kw kısa dalga
Ankara vericisi kurulmuştur.
1974 yılında radyoculukta da
önemli bir gelişme yaşanmış, radyo yayınları merkezden TRT1,
TRT2, TRT3 yayın postaları olarak yapılanmış ve TRT1 24 saat
yayına başlamıştır. TRT1´de müzik, eğitim, haber, reklâm,
eğlence, drama programları; TRT'de eğitim-kültür, drama, haber,
müzik programları; TRT3´de çok sesli müzik ve eğitici müzik
programları yayınlamaya başlamıştır. Ankara, İstanbul ve
İzmir'deki radyo stüdyolarının yanı sıra Antalya, Çukurova,
Diyarbakır, Erzurum, Trabzon bölge radyo stüdyolarında,
bölgelere yönelik programlar yapılmaya başlanmıştır.
TRT´nin kuruluşundan sonra yurt
dışı yayınlarda 1975'te 250 kw´lık verici hizmete girince dil
sayısı artırılmış, 1982 yılında Türkçe dahil yayın yapılan dil
sayısı 15´e çıkarılmıştır. Ankara Çakırlar'a değişik yıllarda
kurulan yeni verici ve anten tesisleri ile 3 adet 250 kw ve 2
adet
500 kw'lik verici ile kısa dalga yayınları artırılmıştır.
Ankara Emirler mevkiine daha
sonra kurulan 5 adet yeni kısa dalga vericilerle bugün 500 kw
gücünde 7 adet, 250 kw gücünde 3 adet olmak üzere toplam 10 adet
yüksek güçlü verici ile yayın yapmakta olan Kısa Dalga
Türkiye'nin Sesi Radyosu yayınları, 26 dilde tüm dünyaya
iletilmektedir.
FM verici sayısının artırılması
kararı ile TRT3 radyo postasına ilaveten TRT1 ve TRT2 radyo
postalarının da FM bandından yayın yapması planlanmıştır. Uzun
ve orta dalga vericileriyle birlikte FM bandında da yayın
yapacak verici kurulması ile FM radyo yayınları
yaygınlaştırılmaya başlanmıştır. 1987 yılında FM bandında TRT4
radyo postası Türk Sanat Müziği, Türk Halk Müziği programlarını
yayınlamak üzere faaliyete geçmiştir.
1990 yılında yurdumuza gelen
turistlere hizmet vermek üzere Turizm Radyosu yayına
başlamıştır. Yurdun turistik bölgelerine kurulan FM vericilerle
Antalya yayın merkezinden İngilizce ağırlıklı olmak üzere
Fransızca ve Almanca, sonra Yunanca yayın yapılmaktadır.
TRT4 radyo postasının da yeni
yayına başlayan özel radyo postalarına karşılık TRT FM adı
altında canlı Türk Pop Müziği yayınlarına ayrılmıştır. TRT2
radyo postası bu dönemde Radyo Haber adıyla 24 saat radyo haber
yayınları yapmaya başlamıştır. Daha sonra bu radyo postası
kapatılmış ve bir süre sonra Türk Sanat ve Halk Müziği yayınları
yapmak üzere yeniden yayın yapmaya başlamış, bu postanın FM
vericilerinin de sayıları ve güçleri arttırılarak yurdun daha
büyük bölümüne ulaştırılması sağlanmıştır.
Özel Radyo Yayıncılığı Dönemi
Türkiye'de özel radyo ve
televizyon yayıncılığı "de facto" bir durum olarak ortaya
çıkmıştır. 1992 yılında ilk özel radyo yayınları FM bandında
başlamış, Metro FM ve Süper FM adı altında biri Yabancı Pop,
diğeri ise Türkçe Pop Müzik yayını yapan iki özel radyo kanalı
radyo yayıncılığında yer almıştır. Bu yayınların 5 kw'lık
vericileri Çamlıca tepesine kurulmuştur. 1992 yılından sonra
özel radyo yayınlarının hızla yaygınlaşması karşısında izinsiz
yapıldığı gerekçesiyle 1993 yılının Mart ayında bütün radyo
yayınları kapatılmış ve vericileri mühürlenmiştir. Aynı yıl
Anayasa'nın 133. maddesi değiştirilerek yayın tekeli kaldırılmış
ve özel radyolar yeniden yayına başlamışlardır. Bugün ülkemizde
1100'ün üzerinde radyo kanalı bulunmaktadır. Radyo ve Televizyon
yayıncılığı alanını düzenlemek ve denetlemek üzere RTÜK (Radyo
Televizyon Üst Kurulu) oluşturulmuş, radyoların lisanslaması,
frekans planlaması ve frekans tahsisi çalışmaları devam
etmektedir.
Bugün yerel televizyon ve radyo
kanalları kurumsallaşmaya başlamışlar, yayın kalitelerini
artırmışlardır. Bütün bunların ötesinde yerel ve demokratik
kimliğin etkinliğinin artmasına ve hak aramalara neden
olmuşlardır.
Radyoların Kamu Hizmeti
Demokratik rejimlerde dördüncü
güç olarak kabul edilen medya, yerel yönetimleri denetlemeyi
görev olarak üstlenmiştir: Yerel ve bölgesel radyo ve televizyon
kanalları bir ilin en yüksek mülki amiri sayılan ve bir ili
yöneten tüm yöneticilerin vali, belediye başkanı, il emniyet
müdürü gibi yetkililerin görevlerini tam olarak yerine
getirebilmeleri için yol gösterici ya da hata yapmalarında
caydırıcı birer mekanizma haline gelmişlerdir. Yörenin bakımsız
kalmış yollarının tamirinde, belediyelerin açmış olduğu
çukurların doldurulmasında, çevreyi tehdit eden, mikrop saçan
çöp dağlarının temizlenmesinde, patlayan ve üzerinden aylar
geçtiği halde tamir edilmeyen su borularının tamirinde, valinin
veya belediye başkanının yapması gerektiği halde yapmadığı
toplantıların takibinde, uyuşturucu satan, haraç toplayan
çetelerin yakalanmasında ve yasal olmayan etkinliklerin
yapılmamasında etkin rol oynamaktadır. Bütün bu yanlışların,
eksikliklerin düzeltilmesinde yerel ve bölgesel kanalların çok
büyük katkıları olmaktadır. Bütün bunların yanı sıra halkın
sorunlarının belediye, valilik ve emniyet müdürlüğüne
taşınmasında, bu sorunların çözümünün takibinde yerel kanalların
son derece büyük önemi vardır.
Sivil toplum örgütlerinin
güçlenmesinde de önemli rol oynamıştır: Yerel kanalların yerel
bürokrasiyi eleştirmesi, yönlendirmesi pasif durumda olan sivil
toplum örgütlerine cesaret vermiştir. Ayrıca bu sivil toplum
örgütleri sık sık yerel kanallara çıkarak kendilerini daha iyi
anlatma olanağı bularak halkı bilinçlendirmişlerdir. Çevreyle
ilgili sorunlarda çevre koruma dernekleri, sağlıkla ilgili
sorunlarda sağlıkla ilgili dernekler, demokrasinin ve hukukun
üstünlüğünün tartışıldığı zamanlarda ise bu konuyla ilgili
derneklere söz hakkı vermişlerdir. Böyle olunca da sivil toplum
örgütleri görüşlerini geniş halk kesimlerine duyurmuşlar, bu
durum neticesinde ise halkımız negatif ya da pozitif bir tavır
almıştır. Ayrıca yerel radyo kanalları sivil toplum örgütlerinin
kampanyalarını ücretsiz olarak yayınlamışlar, onların kamuoyu
oluşturmasına katkıda bulunmuşlardır. Böylece yerel ve bölgesel
radyo kanallarının ortaya çıkması sivil toplum örgütlerinin
artmasına ve etkinliklerinin daha fazla olmasına büyük katkı
sağlamıştır.
Radyoda İçerik
Radyo, eğlendirici ve
bilgilendirici içerikler sunmasının yanında haber vermede hızlı
ve güvenilir olma özelliğini hala korumaktadır. Öncelikle
radyonun öteki medyumlar karşısında "en hızlı" olma özelliği
hâlâ geçerli ve yazılı-elektronik, hangi medyumda çalışıyor
olursa olsunlar, bütün gazeteciler habercilikte hızın öneminin
ne denli büyük olduğunu bilirler. Radyonun gazetede olduğu gibi
baskı saati bekleme ya da televizyonda olduğu gibi görüntü
hazırlayıp yetiştirmek gibi bir derdi yok. Türkiye'nin Ağustos
1999'da yaşadığı deprem radyonun ne kadar vazgeçilmez olduğunu
bir kez daha gösterdi. İlk haberleri hep radyolarımızdan aldık.
Kendilerini yalnızca bir eğlence aracı olarak gören özel
radyolarımız bile kamuyu sürekli deprem haberleriyle
bilgilendirme zorunluluğu duydular. Sabaha karşı yataklarından
fırlayan tüm Marmara Bölgesi sakinleri gelişmeleri sokaklarda
araba radyolarından ya da ellerindeki transistorlu radyolardan
öğrendiler. Yönetilenler de yönetenler de, durumdan ilk kez
radyo sayesinde haberdar oldular. Dolayısıyla eğer bilgi bizi
güçlü kılıyorsa, bu gücü bize en hızlı sağlayan kitle iletişim
aracının adı hâlâ radyodur. Radyo kültürel ya da coğrafi
sınırları tanımıyor. Radyonun sesinin gümrükte kesilmesi söz
konusu değil. Radyolar ilk ortaya çıkıp da, haber vermeye
başladıklarında özellikle de Birinci ve İkinci Dünya Savaşı
yıllarında, gazeteler fena halde ürkmüşlerdi; okurlarını
kaybetmekten korkuyorlardı. Örneğin, ABD'deki Associated Press (AP)
haber ajansı,1933'de radyolara ancak günde iki kez -o da beşer
dakikalık- haber yayını yaparlarsa hizmet vereceğini bildirdi.
Hatta iş daha da ileriye götürüldü ve hiçbir haberin 30 kelimeyi
geçmeyeceği şartı da konuldu. Radyolar ayrıca çok yeni patlayan
bir haberi de (breaking news) kullanamayacaklardı. Bu radyonun
en ayırt edici özelliği olan hızını kullanamaması anlamına
geliyordu. Ne var ki birkaç yıl sonra NBC ve CBS gibi dönemin
radyo devleri kendi haber toplama birimlerini oluşturmuşlardı
bile. Korkulduğu gibi olmadı, radyo gazetelerin önemini
azaltmadı, ancak televizyonun yaygınlaşması radyo haberlerine ve
tabii radyoya da büyük oranda dinleyici kaybettirecekti. Habere
ulaşmak pahalıydı ve reklâm pastasından radyonun payına düşen
pay artık iyice küçülmüştü. Ancak bütün bu olumsuzluklara
karşın, radyonun diğer medyanın sahip olmadığı önemli bir
ayrıcalığı var. Bu da özel/yerel haberleri vermede ortaya
çıkıyor, haber kriterlerinden biri olan "coğrafi yakınlık"tan
kaynaklanıyor. Bu kısaca şu anlama geliyor: Olay, evinize ne
kadar yakın bir yerde meydana gelmişse, haber değeri o denli
yükselir. İstanbul'daki dinleyici için kendi kentinde meydana
gelen ve bir kişinin ölümüyle sonuçlanan bir kaza, New York'taki
üç kişinin ölümüyle sonuçlanan bir kazadan önemlidir. Benzer
biçimde Bodrumlu bir dinleyici için kendi kasabasında meydana
gelen bir kaza, İstanbul'dakinden daha önemlidir. İşte, yerel
radyolar, çevrelerine yönelik haberlere öncelik vererek ve hızlı
olma ayrıcalıklarını kullanarak, dinleyicilerini tutabiliyorlar.
Ancak dünyanın neresine giderseniz gidin, artık radyo deyince
insanlar önce "eğlence" bekliyorlar. Yani medyanın haber verme,
bilgilendirme, eğlendirerek vakit geçirtme fonksiyonlarının
"radyo" denince öne çıkanı, eğlendirme... Tabii bu hep böyle
değildi. Radyonun gelişimine bakarsak, başlangıçta radyonun,
tıpkı ilk ortaya çıktığında yazılı basının görmüş olduğu işlev
gibi, "ulusu kültürel olarak birleştirme" işlevi yüklenmiş
olduğunu görüyoruz. Çünkü radyo dinlemek gazete gibi okuryazar
olmayı gerektirmiyordu ve göreli olarak ucuzdu, böylelikle
mümkün olduğunca geniş bir kitleye ulaşabiliyordu. Bu nedenle de
etkili bir bilgilendirme/eğitim aracı olarak kullanılabilirdi.
Ancak televizyonun gelişi bu durumu biraz değiştirdi. Bunun
üzerine de özellikle, ABD'de radyolar hedef kitlelerini
küçültüp, farklı zevklerdeki dinleyicilere uygun, yani bütünsel
değil parçalara bölünmüş bir programcılık anlayışına yöneldiler.
Bir tür ihtisas radyosu kimliğine büründüler. Türkiye böyle bir
durumu, 1990'larda özel radyoların ülkenin her yanından ses
vermesiyle yaşamaya başladı. Özel radyolar "Pop müzik, Türk Pop
Müziği, Özgün Müzik ve Arabesk, Klasik Batı Müziği, Türk Sanat
Müziği..." gibi türlerden birini seçip, formatlarını bu müzik
türlerini tüketen belirli dinleyici kitlelerinin beğenilerine
göre düzenlediler.
Kaynak : www.ratem.org |